KİTAP HAKKINDA

ÖNSÖZ

Bütün evren atomlardan, atomlar ise kendilerini oluşturan daha ufak parçacıklardan meydana gelmiştir. Modern bilimde atom seviyesindeki dünyayı açıklayan kuantum teorisidir. Bu teori bilgisayar, lazer, nükleer santral gibi günümüz dünyasının vazgeçilmez birçok icadında oynadığı rolle başarısını ispatlamıştır. Kuantum teorisi, modern bilim açısından vazgeçilmez, teknoloji üretiminde bu kadar başarılı olmasına karşın doğa bilimlerinin geri kalan bütün teorilerine -çok önemli hususlarda- aykırı unsurlar barındırmaktadır. ‘İndeterminizm’ ve ‘uzaktan etkileme’ gibi ontoloji açısından önemli iddiaların dile getirildiği doğa bilimlerinde başka bir teoriye rastlamak mümkün değildir. Kuantum teorisi doğa bilimlerinin metodolojisinde hakim paradigma olan ‘indirgemeciliğin’ ve ‘gözlemcinin gözleme etkisizliğinin’ mümkün olmadığını da göstermiştir.

Evren görüşümüzde, ontolojide ve epistemolojide bu kadar sarsıcı iddiaların dile getirilmesine sebep olan kuantum teorisi, genelde felsefe için olduğu gibi bu kitabın odak konusu olan din felsefesinin sorunları açısından da önemli olmak durumundadır.

17. yüzyıldan 20. yüzyıla dek Tanrısal etkinlik, mucizeler, kötülük ve özgür irade gibi sorunlar hakkında hep evrenin ‘determinist’ bir yapıda olduğu apriori doğru kabul edilerek -günümüzde de bu yaklaşımı benimseyenler çoktur- görüşler oluşturulmuştur. Kuantum teorisiyle evrenin ‘objektif indeterminist’ yapıda olduğu savunulmaya başlandığı için determinizm çerçevesinde değerlendirilmiş bu sorunların baştan ele alınması gerekmektedir. Bu kitapta, kuantum teorisinin, asırlardır süren bu sorunlarla ilgili tartışmaya nasıl girdiği gösterilirken, kuantum teorisinin bu sorunlar açısından öneminin abartıldığı yaklaşımlar da eleştirilecek, ayrıca kuantum teorisinin farklı yorumlarının farklı felsefi ve teolojik sonuçları olduğu da gösterilmeye çalışılacaktır.

Kitabın 1. bölümünde, kuantum teorisi ortaya konulmadan önce felsefe ve bilim tarihindeki, konumuz için önemli gördüğümüz görüş ve gelişmeleri aktardık. 2. bölümde, kuantum teorisinin hem bilimsel hem de bilim felsefesi açısından değerlendirmesi yapıldı, ayrıca yeri geldikçe din felsefesi ile ilgili sorunlar da ele alındı. İlk iki bölüm, daha sonraki üç bölümde üzerinde yoğunlaşılan din felsefesinin sorunlarına zihinleri hazırlamaktadır. 3. bölümde Tanrısal etkinlik, 4. bölümde mucizeler, 5. bölümde kötülük ve özgür irade sorunları üzerinde odaklanıldı ve kuantum teorisinin bu sorunlar açısından önemi ‘abartılmadan ve küçümsenmeden’ belirlenmeye çalışıldı. Ayrıca, yeri geldikçe, bu sorunlar hakkında kuantum teorisiyle ilgili hususlar dışındaki görüşlerimiz de açıklandı.

Bu kitabın hazırlanmasında, yaptığımız tartışmalarla, yazdıklarımı okumalarıyla ve önerdikleri kaynaklarla birçok kişinin katkıları oldu. Bu şahısların her birine ve de özellikle değerli dostlarım Emre Dorman, Rahim Acar, Mecit Demir ve Ali Engin Uygur’a minnettarım. Kapağın tasarımını yapan R2D2 reklam ajansının sahibi Görkem Öztürk’e de teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca, bu kitabın konusuyla ilgili önemli çalışmaları olan birçok değerli düşünürle tanışmama vesile olan, fikir alışverişi için gerekli ortamı oluşturan ve kaynaklara erişmemde yardımcı olan Cambridge Üniversitesi’ndeki Faraday Institute’a da teşekkürü bir borç bilirim. Bu kitabı okuyan siz değerli okurlarıma da ilginizden dolayı teşekkür ediyor; eleştirilerinizi, yorumlarınızı ve önerilerinizi, kitabın arka kapağında yazılı olan internet adresine göndermenizi rica ediyorum.

GİRİŞ

Bilimle dinin birbirleriyle uzlaştırılamaz şekilde çelişkili olduğu görüşünü savunan pek çok kişi bulunmaktadır. Her ne kadar Tertullianus’a atfedildiği gibi “Saçma olduğu için inanıyorum” diyerek din adına böylesi bir yaklaşımı savunanlar olduysa da, genelde bu yaklaşımı ateistlerin benimsediği söylenebilir. Pozitivizmin babası Auguste Comte, teolojik ve metafizik inançları, evrimsel sürecini tamamlamamış toplumların ve zihinlerin bir ürünü olarak görmüştü ve tarihsel evrim sürecinde bilimin bunların yerini alacağını iddia etmişti. Comte’un ‘tarihin evrimi’ hakkındaki öngörüsü doğru çıkmadıysa da, günümüz ateistlerinin en ünlüsü Richard Dawkins gibi birçok ateist, bilimin, dinlerin yerini alması gerektiğini savunmakta ve Comte’un hayalinin gerçekleşmesini arzu etmektedirler.

Bilimle dini çelişkili gören yaklaşımların sonucunda, bilim adına veya din adına ‘karşı kampı’ eleştiri bombardımanına tutan birçok yazıya veya konuşmaya tanıklık etmişsinizdir. Bunlara karşın, bilimle dinin tamamen farklı alanlar olduğu görüşüyle, böylesi bir çatışmanın durdurulabileceğini ve bu çatışmanın tamamen anlamsız olduğunu düşünenler de vardır. Genelde bu görüşü savunanlar, bilimin, olguların nedensel ilişkileriyle alakalı olduğunu, dinin ise hayatın anlamını ve amacını öğrettiğini; bu yüzden, bu iki alanın birbirlerini tamamladıklarını ve birbirlerinden bağımsız, ayrı alanlar olduklarını söylemektedirler. Diğer yandan, birçok düşünür ise Tanrı’nın yarattığı evreni inceleyen bilim ve Tanrı’nın gönderdiği din arasında çelişki olamayacağını ve aynı kaynağa dayandıklarından dolayı bunların arasında bir irtibatın olmamasının düşünülemeyeceğini dile getirmişlerdir. İslam düşüncesinin önemli simalarından, 12. yüzyılda yaşamış olan İbn Rüşd’e göre din ile bilim arkadaş ve süt kardeştir. Günümüzün Hıristiyan bilim adamı ve teologu John Polkinghorne ise bilim-din arası ilişkiyi, benzer şekilde kuzen ilişkisi olarak tasvir etmektedir.

Din felsefesi açısından bilimle dinin ilişkisinin nasıl kurulması gerektiği önemli bir sorundur. Bu ilişkinin nasıl olabileceğini göstermek için son 10-20 yıllık sürede birçok sınıflamalar teklif edildi. John Haught 4’lü, Ted Peters 8’li, Willem Drees 9’lu, lan Barbour ise 4’lü bir sınıflamayı önerdiler. Bu sınıflamalar; bilimin biyoloji, fizik gibi farklı alanları, felsefenin fizik felsefesi, bilim felsefesi, din felsefesi gibi farklı dalları ve tüm çeşitliliği ve kompleksliğiyle teoloji arasında, disiplinler arası bir çalışmayı gerekli kılan bilim-din ilişkisi konusunu ele almayı kolaylaştırıcı nitelikte olduğu için değerlidir. Diğer yandan bu sınıflamalar, bilim ve din gibi çok kompleks olguları çok genelleyici nitelikte olduklarından önemli yanılgılara da sebep olabilmektedir. Bilim-din konusuna giriş mahiyetinde çalışmalar için bu sınıflamalar yararlı olacaktır ama daha derinlemesine çalışmalarda bu sınıflamaların yanıltıcılığının faydalarından fazla olabileceğini düşünüyoruz.

Bilimle dinin arasında bir çatışma olup olmadığıyla ilgili bir soruya verilmesi gerekli ilk cevap “Hangi din ve hangi bilimden bahsediyorsunuz” şeklinde bir soruyla olmalıdır. ‘Bilim’ veya ‘din’ gibi genelleyici ifadelerin birçok zaman yanıltıcı olabildiğine dikkat etmek gerekir. Örneğin bu kitabın konusu olan kuantum teorisi, modern bilimin en temel teorilerinden biri olmasına ve birçok teknoloji ürününün icadı ve geliştirilmesi bu teori sayesinde gerçekleşmesine, bu teorinin başarısı bilimsel alanda tartışmasız bir şekilde kabul edilmesine rağmen; ilerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, bu teorinin geliştirilmesine katkıda bulunan bilim insanlarından başlayarak birçok kişi, bu teorinin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda ortak bir kanaate ulaşamamışlardır. Her bir dinin içinde mezheplerin ve farklı düşünürlerin, birçok teolojik meseleyi birbirlerinden farklı değerlendirdikleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin tektanrıcı dinlerin teolojileri içerisinde özgür irade sorununa farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu farklı yaklaşımlardan, insanın özgür iradesi olmadığını veya determinizmle özgür irade arasında bir çelişki bulunmadığını (bağdaşırcılığı/ılımlı determinizmi) savunanlar, bu kitabın konusu olan kuantum teorisinin, indeterminist yorumuna; libertaryan bir özgür irade yaklaşımını benimseyen bir teolojik görüşe sahip olanlardan, muhtemelen daha az ilgi duyacaklardır. Bu ise dinlerin, indeterminist yoruma olumsuz yaklaştığı şeklinde kesin bir hükme varmamıza sebep olmamalıdır; çünkü tektanrıcı dinlerin teolojilerinde bu konuyla ilgili farklı görüşler ifade edilmiştir. Kısaca değindiğimiz bu sebeplerden dolayı ‘din’ ve ‘bilim’ diye genellemeler yapılırken çok dikkatli olunması gerektiğini düşünüyoruz.

Her bir bilimsel teoriyi diğerlerinden bağımsız olarak ele alarak -bütün bilimsel görüşler adına genellemelerden mümkün olduğunca kaçınarak- ve bu teorileri bilim ve bilim felsefesi açısından irdeleyerek işe başlamanın faydalı bir yöntem olduğunu düşünüyoruz. Ardından, bu teorilerle dinler arasındaki ilişkiyi belirlerken, dinlerin arasında ve kendi içlerinde olan farklılıkları da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Böylesi bir yöntemin, bilim-din ilişkisi çalışılan tüm konulara uygulanması mümkündür. Fakat kuantum teorisi söz konusu olunca, bu yaklaşım daha da önem kazanmaktadır. Çünkü kuantum teorisinin formüllerini kabul edip değerli bulan birçok ünlü bilim insanı, bu teoriyi birbirlerinden çok farklı şekillerde yorumlamaktadırlar. Aynı bilimsel teorinin felsefi veya teolojik açıdan farklı yorumlanması sıkça rastlanan bir olgudur, fakat rahatlıkla denebilir ki hiçbir bilimsel teorinin bilimsel yönü, kendisini kabul edenlerce, kuantum teorisinde olduğu kadar farklı yorumlanmamıştır. Bu farklı yorumların olduğu hususlar ise evrene determinizmin hakim olup olmadığı gibi, tam da felsefi açıdan çok kritik noktalardadır. Einstein gibi kuantum teorisinin determinizme uygun bir şekilde yorumlanmasını isteyenlere karşı, Heisenberg gibi kuantum teorisinin evrende ‘ontolojik indeterminizm’in varlığını gösterdiğini söyleyenler de vardır. Bu teorinin, felsefi yorumlarını ve dinle ilişkisini değerlendirenlerin, bu teorinin yorumları arasındaki ciddi farklılıkları mutlaka bilmesi gerekir. Felsefi veya teolojik açıdan determinist bir evren görüşünü benimsemekte bir sakınca görmeyenler, kuantum teorisinin Einsteincı yorumuna daha yakın olabilecekken; felsefi ve teolojik yaklaşımlarıyla indeterminist bir evrenin daha uyumlu olduğunu düşünenler, Heisenbergçi bir yaklaşıma daha çok sempati duyabilirler. Bu da özellikle kuantum teorisi çalışılırken ‘hangi bilim’ ve ‘hangi din’ sorularını sormanın önemini ve bunlara verilecek farklı cevaplara göre kuantum teorisi ile dinler arası ilişkinin farklı şekillerde değerlendirilebileceğini göstermektedir. Heisenbergçi yaklaşımı benimseyen bir kişi -fizik çevrelerinde bu yaklaşı-mın daha çok benimsendiğini söyleyebiliriz- bilimin indeterminizmi desteklediğini söyleyecektir ve bu kişinin ‘hangi bilim’ sorusuna cevabı ‘evrende indeterminizmin varlığını gösteren bilim’ şeklinde olacağından, kuantum teorisiyle dinler arasındaki ilişkiye yaklaşımı Einsteincı yaklaşımı benimseyen birinden önemli şekilde farklı olacaktır. Hem bilimin içinde, hem de çeşitli dinlerin teolojileri içinde, her görüşün üstünde fikir birliği olmadığı ve birçok yorum farkıyla karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır. Bilimin de din gibi hermenötik bir yönü bulunduğunu göstermek, bu çalışmanın hedefleri arasındadır.

Belli bir sınıflamaya bağlı kalmadan, bilim-din ilişkisindeki her konuyu kendine mahsus özellikleriyle ele almanın faydalı olduğunu düşünüyoruz; bu kitap da böylesi bir yaklaşımla yazılmıştır. Fakat bu kitapta, belli bir sınıflamayı tamamen benimsemesek de, bahsedilen sınıflamalardaki bilimle dinin arasına hiçbir irtibata izin vermeyen duvarlar ören yaklaşımların, yanlış olduğunu göstermeye çalıştık. Ayrıca hem bilimsel teorilere hem de farklı teolojilere karşı, aşırı şüphecilikle eleştirel olmayan safça bir realizm arasında itidalli bir yolu temsil eden ‘kritikçi realist’ yaklaşımın, bilim-din ilişkisi ele alınırken, en sağlıklı yaklaşım olacağını göstermeye çalıştık. Aslında bilim ve din alanındaki konuların çoğunu birbirlerinden bağımsız olarak ele almak mümkündür: Satürn’ün hareketlerini veya karıncaların haberleşmesini veya asitlerin özelliklerini inceleyen bilim insanları ile nasıl dua edileceğini veya yalan söylememeyi veya bağışlayıcı olmayı konu edinen din insanları, kendi alanlarındaki konulara odaklanırlarken bilimle dini birbirleriyle hemen hemen hiç irtibatlandırmadan çalışmalarını sürdürebilirler. Diğer yandan bilimle din aynı evren hakkında yargılarda bulunur. Dinlerde Tanrı’nın yaratması’ çok temel bir inanç olduğu için, evrenin ve canlıların kökeniyle ilgili bilimsel teoriler ele alınırken, dinlerde Tanrısal etkinlik’ ile ilgili inanç söz konusu olduğu için, doğa yasalarının işleyişiyle ilgili teoriler ele alınırken; bilimle dinin hiçbir irtibatının olmayacağını düşünmek ve aralarında aşılmaz duvarlar olduğunu iddia etmek mümkün olamamaktadır. Bazıları, Wittgenstein’ın ‘dil oyunları1 ile ilgili görüşünden esinlenerek, din dilinin ve bilim dilinin tamamen farklı dünyalara ait olup irtibatlandırılamayacağını; dolayısıyla dinle bilim arasında bir ilişkiden bahsedilemeyeceğini savunmuşlardır. Oysa bu dünyayı bütünlüğü içinde algılarız ve din diliyle bilim dili aynı dünya hakkında konuştuklarından, aralarında hiçbir irtibata izin vermeyen hayali duvarlar olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Modern psikoloji insan şuurunun bir bütün olduğunu göstermektedir ve din de bilim de insan şuurunun tecrübeleri içerisindedir; ‘din ayrı bilim ayrı’ diyerek bilim ile din arasındaki ilişkiyi yok saymak mümkün değildir.

Bu kitabın en temel gayesi kuantum teorisinin felsefi açıdan ve de özellikle din felsefesinin sorunsalları açısından değerlendirilmesidir. Bu yüzden kuantum teorisinin bilimsel yönünün de -konumuz için gerektiği kadar- bilinmesi ve bilim felsefi açısından konumuz için önemli olacak hususlarda irdelenmesi gerekmektedir. Bunu kitabın başlarında gerçekleştirdikten sonra, din felsefesinin Tanrısal etkinlik, mucize, özgür irade gibi sorunları açısından bu teorinin ne ifade ettiğini belirlemeye geçeceğiz. Bu kitapta, ne bir fizik kitabında olduğu gibi kuantum teorisine dayanarak elektronların yörüngeleri veya lazer ışınları hakkında matematiksel hesapların nasıl yapılacağının gösterilmesine, ne de belli bir mezhebin teolojik görüşünü doğrulamak için kuantum teorisinin kullanılmasına çalışılacaktır. Fakat kuantum teorisinin bilimsel kısmı, amacımıza hizmet edecek kadar ince-lendikten sonra; Tanrısal etkinlik, mucize, özgür irade gibi din felsefesinin önemli sorunsallarına, bu teorinin ne gibi açılımlar getirebileceği veya bazı düşünürlerin iddia ettiği gibi gerçekten de bu konulara yeni açılımlar getirip getirmediği tespit edilmeye çalışılacaktır. Bunlar gerçekleştirilirken ‘doğal teoloji’ yapmak bu kitabın yaklaşımı değildir, yani kuantum teorisine dayanılarak teolojik bazı hükümlerin ‘ispatlandığı’ iddia edilmeyecektir. Fakat lan Barbour’ın ifadesiyle ‘doğanın teolojisi’nin (theology of nature) yapılmasının, yani binlerce yıllık teolojik tartışmaların bilimdeki yeni gelişmelerin ışığında ele alınmasının, bilimin gösterdiği doğa tasavvuruna uygun şekilde bazı teolojik yaklaşımların şekillenmesinin ve ateizmin dine karşı ‘bilim’i kullanarak yaptığı bazı eleştirilere cevap verilmesinin mümkün olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

Teoloji adına, sadece, daha önceden savunulmuş olan teolojik argümanları destekleyecek sonuçlar çıkarmak için -doğal teolojide olduğu gibi- bilime ilgi duyulmamalıdır, bilimle uyumlu bir teoloji oluşturma, teoloji içinde tarih boyunca dile getirilen farklı fikirlerden bilime uygun olanları tespit etme de teolojinin ilgi alanında olmalıdır. Dinler tarihin akışına karşı daha dirençlidir, diğer yandan bilimsel bilgi birikimseldir. Öyle ki günümüzün bir lise öğrencisi bile Galile’den daha iyi fiziği bildiğini iddia edebilir. Bilimlerdeki sürekli değişiklikler, değişmez hakikatlere değer veren dinlerin, bilimlere soğuk bakmasına sebep olabilir. Bunda bir haklılık payı vardır, ama yine de ne teoloji ne de bilimlerin kendisiden ayrıldıkları felsefe, evren hakkında bilgiler sunan bilimlerin verilerine sırtlarını dönebilirler. Bilimlerin verilerine olabildiğince temkinli yaklaşmak gerekmektedir, nitekim bu kitapta kuantum teorisinin belli bir yorumu tamamen benimsenmeden farklı yorumları gösterilmeye çalışıldı. Fakat hakikati arayan insanın bilimin de felsefenin de teolojinin de kapısını çaldığı unutulmamalıdır; bu alanların, yöntemleri ve birçok zaman objeleri olan konular farklı olsa da hakikate ulaşma ideali noktasında amaçlar ortaktır. Bu alanların kesişim noktalarında -temkinli ve mütevazı bir şekilde- tüm bu alanlarla uyumlu hakikatin nasıl olabileceği keşfedilmeye/gösterilmeye çalışılmalıdır. Belli noktalarda kesişen bilimin ve dinin, bu noktalarda çelişmediği bir anlayış oluşturmak, insan psikolojisinin gereğidir; teoloji de bu ihtiyacı görmezden gelemez.

Bu kitapta ele alacağımız kuantum teorisinin, modern bilimin mikro dünya hakkındaki en önemli teorisi olduğunu baştan bilmeliyiz. 20. yüzyılda ortaya konan bu teorinin mikro dünyadaki otoritesine karşı, makro düzeyde en önemli teori izafiyet teorisidir ve bu teori de 20. yüzyılın ürünüdür. İzafiyet teorisi, zamanın doğasının, zannedildiği gibi mutlak olmadığını göstererek sarsıcı bir etki yaratmıştır. Fakat izafiyet teorisi dahil hiçbir bilimsel teori, kuantum teorisi kadar zihinleri karıştırmamıştır. Bu teoriden önce sağduyuya aykırı olduğu söylenecek birçok görüş, bu teoriyle beraber gözlemlerle destekli bir şekilde savunulmaya başlanmıştır. Kuantum teorisinin oluşturulmasında rol oynayan en önemli isimlerden biri olan ünlü fizikçi Niels Bohr “Kuantum teorisi ile şoke olmayan birisi bu teoriyi anlamamıştır” demektedir.16 Bu kitabı okumadan önce -eğer kuantum teorisi hakkında bilgi sahibi değilseniz- bilime aykırı olduğunu ve hurafe olarak isimlendirileceğini düşündüğünüz birçok görüşün -bir parçacığın hem ‘orada’ hem ‘burada’ aynı anda olması gibi- atom-altı dünyaya dair fiziğin en önemli teorisine dayanılarak, deneylerle desteklenerek savunulduğuna tanıklık edeceksiniz. Sağduyuya aykırı gibi gözüken bir teoriyi anlamakta önemli güçlükler olabilir; zihnimizi mümkün olduğunca ‘tabula rasa’ bir duruma yaklaştırıp sonra kuantum teorisi üzerine okumalar yapmak faydalı bir yöntem olacaktır.

Paul Davies, kuantum teorisiyle kafası karmakarışık olanlara ve bu teoriden çıkarsanan sonuçların kabul edilemeyecek kadar paradoksal olduğunu düşünenlere, üzülmemelerini, çünkü Einstein’ın da kendileriyle aynı fikirde olduğunu söyler. Kuantum teorisinin genel kabullere aykırı birçok veriyi ortaya koyması, bu teorinin anlaşılmasını zorlaştırsa da; bizce, bu özellik, bu teoriyi felsefi açıdan daha da ilginç kılmaktadır. Bu teoriyle Spinoza, Leibniz, Kant ve Marks gibi birçok ünlü filozofun, felsefelerini oluştururken etkisi altında oldukları mekanik-determinist evren anlayışı sarsıntıya uğramıştır; sırf bu özelliği bile felsefi açıdan bu teorinin ele alınmasını cazip kılmaya yeterlidir. Fakat fizikte bu kadar önemli yeri olan ve kendi dışındaki tüm fiziğe aykırı birçok iddiayı içinde barındıran bu teoriye, hak ettiği ilginin ülkemizdeki felsefeciler tarafından gösterilmediği kanaatindeyiz. Aslında, bilim-din ilişkisi ile ilgili konuların, ülkemizdeki ‘akademik çevrelerde’ gerekli ilgiyi çekmediği söylenebilir. Hem genelde felsefe, hem de özelde din felsefesi açısından kuantum teorisini ele alan Türkçe yazılmış eserlere pek rastlayamadık. Oysa fiziğin bu kadar önemli bir teorisinin, evren anlayışında oluşturduğu köklü değişikliklerin; Tanrısal etkinlik, mucize, özgür irade gibi sorunlarla nasıl ilişkilen-dirilebileceğinin veya ilişkilendirildiğinin gösterilmesinin, din felsefesi açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu kitabın yazılış amacı böylesi bir anlayışa dayanmaktadır.

Bilimle dinin tamamen farklı alanlar olduğuna dair kompartmantalizasyoncu yaklaşımları ‘savunanların’ bile, hem modern bilimlerin verilerini hem din alanını irdeledikten sonra bu anlayışlarını temellendirmeleri gerekmektedir. Kompartmantalizasyoncu bir yaklaşımı ‘benimseyenler’, din alanındaysalar bilimle, bilim alanındaysalar dinle hiç ilgilenmeden çalışmalarını sürdürebilirler ama bu yaklaşımı ‘savunanlar’, ancak her iki alanın bilgisine gerektiği kadar vakıf olduktan sonra yaklaşımlarını ‘savunabiliyorlarsa’, rasyonel-tutarlı bir ‘savunma’ söz konusu olabilir. Kompartmantalizasyoncu anlayışlara karşı çıkarken, bu kitapta, bilimle dinin arasında pozitif bir ilişki kurmaya yönelik her çabaya olumlu bakıldığı düşünülmemelidir. Örneğin teolojik inançları adına kuantum teorisiyle dinsel inançları arasında tutarsız analojiler kuranları, bu teorinin Yeni-Berkeleyci yaklaşımları desteklediğini düşünenleri ve kuantum teorisinin tartışmaya açık verilerini mutlakmış gibi sunarak teolojik anlayışlarını oluşturanları eleştirdik. Kuantum teorisinin yorumlanması hiçbir bilimsel teoride olmadığı kadar tartışmalıdır, yani bilimsel açıdan tartışmalı bir teorinin verilerine dayanarak felsefe yaptığımızı kabul etmek zorundayız. Diğer yandan bu teori modern bilim açısından o kadar temel, teknoloji üretiminde o kadar başarılı ve sarsıcı fikirleri o kadar enteresan şekilde deneysel desteklere sahiptir ki bu teoriye bilim-din ilişkisiyle ilgilenen birinin sırtını dönmesi düşünülemez. İçinde olduğumuz durumu ister beğenelim ister beğenmeyelim, ‘kaygan zeminde’ felsefe yapmak dışında bir çaremiz gözükmemektedir.

Ne yazık ki Descartes’ın yapmaya çalıştığı gibi, her çalışmada bilgimizi sıfır noktasından başlatarak, bütün kabullerimizi neye dayandırdığımızı gösterdiğimiz bir kitap yazmamız mümkün olamamaktadır. Bu yüzden, bu çalışmanın da ön kabulleri olduğu bilinmelidir; örneğin Tanrısal etkinlik gibi birçok konuyu ele alırken, teizmin kudreti yüksek Tanrısı’nın varlığını ve aktifliğini bir ön kabul olarak benimsedik. (Bu ön kabulün kökeni rasyonel deliller, fideizm veya varoluşsal kaygılar olabilir; bunların sorgulanması bu kitabın konusu değildir.) Teoloji alanındaki farklı fikirleri göstermeye çalışırken ise bazı yaklaşımları daha temel kabul ederek her görüşe yer vermedik. Ayrıca bu kitapta, mikro-dünya hakkındaki kuantum teorisinin felsefi ve teolojik sonuçlarına yoğunlaştığımızı; evrenin kökeniyle ilgili, spekülatif varsayımlardan yola çıkılarak oluşturulmuş ‘kuantum kozmolojileri’ni ele almadığımızı baştan belirtmeyi gerekli görüyoruz.

Bu çalışmada, kuantum teorisinin, oluşturduğu yeni felsefi sorunları; eski sorunları çözmese bile bu sorunlarla ilgili tartışmalara nasıl dahil olduğunu; bu teorinin hangi yorumunun hangi felsefi veya teolojik yaklaşıma yakın olduğunu; bilimsel teorilerin, mucizelerle veya özgür iradeyle uzlaşmaz şekilde çelişkili olduğunu söyleyenlerin modern bilimin verilerinden habersiz bir şekilde hala Newton fiziğinin verilerine bağlı kaldıklarını; dinin bazılarının zannettiği kadar sübjektif, bilimin ise zannedildiği kadar objektif olmadığını göstermeye çalışacağız.

Değerlendirilen tüm sorunlar açısından kuantum teorisinin yerini ‘abartmadan ve küçümsemeden’ belirlemek, bu çalışmanın en önemli hedeflerinden birisidir. Ayrıca mucizeler, kötülük ve özgür irade sorunlarını tartışırken, kuantum teorisi dışındaki bu sorunlarla ilgili kimi hususları ve yaklaşımları da ele alarak, bu konulardaki görüşlerimizi de ifade edeceğiz. Bu kitap, bir sonuca varmak kadar, yanlış sonuçlara varanların nerelerde yanlış yaptığını ve inşa edilen felsefeler ile teolojiler eğer şüpheli ve tartışmalı verilere dayanıyorlarsa, bunları belirlemenin de felsefi bir uğraş olduğu düşünülerek yazıldı. Kuantum teorisinin bize kazandırdığı yeni veriler sayesinde mucizeler, kötülük ve özgür irade gibi din felsefesi açısından önemli sorunların çözüldüğüne dair bir görüşü savunmadığımızın altını çizmek istiyoruz. Fakat, kuantum teorisinin evren anlayışımızda yaptığı köklü ve sarsıcı değişikliklerin, bahsedilen sorunlar ele alınırken, bu teorinin göz önünde bulundurulmasını gerekli kılacak kadar önemli olduğunu düşünüyoruz.

SONRAKİ BÖLÜM: 1.BÖLÜM

0 Comments

?>