Category: "TANRISAL ETKİNLİK VE KUANTUM TEORİSİ"

3.5. KAOS TEORİSİ, JOHN POLKINGHORNE VE TANRISAL ETKİNLİK

20. yüzyıl fiziğinin kuantum, izafiyet ve Big Bang teorilerinden sonra üzerinde en çok felsefi ve teolojik tartışmaların yapıldığı teorisi kaos teorisi olmuştur. Bu teorinin ortaya konmasında meteoroloji alanındaki çalışmaların özel bir yeri vardır. 1960’h yıllara gelindiğinde, eğer hava durumunu belirleyen tüm fenomenleri ayrıntılı bir şekilde bilebilirsek, mükemmel hava tahmini yapmamızın mümkün olacağı düşünülüyordu. Edward Lorenz, bilgisayarında kuracağı meteoroloji ile ilgili modelle, bütün hava tahminlerini kusursuz yapabileceği bir öngörü gücü elde edeceğini umuyordu. Buradaki güvenin kaynağı aslında fizik yasalarının determinizmine olan inançtı ve bilgisayarın yapacağı matematiksel hesaplamanın, mevcut durumdan gelecek için rahatça çıkarımları mümkün kılacağı düşünülüyordu.Lorenz, bilgisayara girdi olarak verilen sayısal değerlerin küsurlarındaki ufak bir yuvarlamanın bile çıktılarda çok büyük değişikliklere yol açtığını gözlemledi. Bu ise hava tahminleriyle ilgili süre uzadıkça, hava tahmini yapmanın imkansız olması demekti. ‘Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık’ kaos teorisinin en önemli özelliklerindendir. Uzun bir süreçte, tek bir atomun bile konum ve hızını, yüzde yüz olarak doğru belirleyemezsek, gelecek ile ilgili tahmin yapmak olanaksız olmaktadır. Ufak bir noktanın bile katrilyonlarca atomdan oluştuğunu düşünürsek; hiçbir bilgisayarın, -ki o da atomlardan oluşur- bu kadar çok parçacığın işin içine girdiği ve bunların her birinin konum ve hızının, süreç sonucunda ortaya çıkacak sonucun tahmini açısından önemli olduğu bir durumu, hesap edebilmesi mümkün değildir.

‘Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık’ olgusunun meşhur bir ifade edilişi ise ‘Kelebek Etkisi’ şeklindedir. Buna göre Şam’da kanatlarını çırpan bir kelebeğin yapacağı bir değişiklik bile, bir sürecin sonunda İstanbul’da bir kasırgaya sebebiyet verebilir. ‘Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık’ ile ilgili bu olgunun, meteoroloji dışında birçok alanda da geçerli olduğu görüldü. Özellikle 1970’li yıllar ve sonrasında Ilya Prigogine’in yaptığı çalışmalar, bu olgunun kaos teorisi adı altında incelenmesini başlattı. Depremler, kalp atışları, pamuk fiyatları, sahil şeritleri gibi birçok farklı olgu kaos teorisiyle incelendi. Hatta fraktaller gibi, kaos teorisiyle ortaya çıkan olguları ele alan bir geometri bile keşfedildi.Kaos teorisiyle ortaya yeni bir formül konmadıysa da daha önce bilimsel olarak incelenmeyen periyodik olmayan davranışlar, fizik biliminin ilgi alanına girdi.

Kaos teorisi, deteminist yasalar çerçevesinde gelişen dinamik sistemlerin, periyodik olmayan ve öngörülemeyen davranışlarını inceleyen teori olarak tarif edilebilir. Kaos teorisinde süreç boyunca oluşan davranışlar önemli olduğu için, bu teoride ‘zaman’, diğer birçok teoriden daha özel bir değere sahiptir. Newton fiziği, izafiyet teorisi ve kuantum teorisindeki fizik yasaları tersinirdir, örneğin ileri giden bir cisim geri de hareket edebilir; fakat kaos teorisinde odak konusu olan süreçler tersinemezdir, burada ‘zamanın akış yönü’ önemlidir. Bu yönüyle kaos teorisi, zamanın ontolojik mahiyeti üzerine yapılacak felsefi tartışmalar açısından göz önünde bulundurulması gerekli bir teoridir. Bu tartışmayı başka çalışmalara bırakarak, bu kitabın odaklandığı konulardan Tanrısal etkinlik ile kaos teorisi arasındaki bağlantıya geçiyoruz. Kaos teorisine, Tanrısal etkinliğin açıklamasında en merkezi rolü veren bilim adamı-felsefeci-teoloğun John Polkinghorne olduğunu söyleyebiliriz. Polkinghorne da Spinoza, Schleiermacher gibi geçmiş ve Tracy, Russell gibi çağdaşı düşünürlerle; Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeyeceği konusunda aynı görüşe sahiptir. Bu hususta Polkinghorne, daha önce gördüğümüz, Tanrı’nın, kuantum teorisindeki bazı veya bütün belirsizlikleri belirleyerek -böylece doğa yasalarını askıya almadan veya ihlal etmeden-etkinliklerini gerçekleştirdiğini savunanlarla aynı kanaate sahiptir. Fakat Polkinghorne, kuantum teorisinin ontolojik indeterminizmi gösterip göstermediğinin tartışmalı olması gibi gerekçelerle kaos teorisini, doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleşen bir Tanrısal etkinliğin açıklanması için daha önemli bulmaktadır. Polkinghorne, Tanrı’nın, sisteme bilgi dahil ederek (inputs of information), fakat enerji dahil etmeyerek etkinlikte bulunduğunu savunur. Bu vurgunun sebebi, Tanrısal etkinliğin, evrenin en temel yasalarından ‘termodinamiğin birinci yasası’nı (madde ve enerjinin korunumu yasası) ihlal etmediğini belirtmektir. Polkinghorne, Tanrı’nın, sisteme bilgi dahil ederek etkinlikte bulunduğunu savunmakla, kaos sürecinde bir esneklik bulunduğunu söylemiş olmaktadır. Kaos sürecinde olası birçok alternatif olmalıdır ki, Tanrı’nın sürece bilgi dahil etmesi bir değişiklik oluştursun. Birazdan göreceğimiz gibi, Polkinghorne’un çokça eleştirildiği nokta tam burasıdır: Determinist bir süreçte nasıl oluyor da bir esneklik olmaktadır?

Kaotik süreçlerde ‘ontolojik indeterminizm’ veya ‘epistemolojik indeterminizm’ olması arasında önemli fark vardır. (Bu ayrımı birçok kişi yapmamıştır ama Polkinghorne bu ayrımın farkındadır.) Kaos teorisinin, deterministik denklemler sonucunda kaotik süreçlerin oluştuğunu söylediğini düşünürsek; buradaki indeterminizmin, bizim bilgisel eksikliğimizden, öngörüde bulunmamızın mümkün olmamasından kaynaklanan epistemolojik bir durum olduğu anlaşılır. Fakat bu epistemolojik durum, kaotik süreçlerde ‘ontolojik indeterminizm’in (ontolojik açıklığın/esnekliğin) olduğu; yani Tanrı’nın, doğa yasalarını ihlal etmeden sürece etkide bulunabileceği açıklıkların olduğu anlamına gelmez. Nitekim Tracy, kaos teorisinde sürprizlere yer olmadığını; bu teoriye dayanarak, geçmişte belirlenmiş bir geleceğin olmadığını, savunamayacağımızı söyler. Tracy, bu teorinin öngörüde bulunma açısından ‘cehalet perdesi’ (veil of ignorance) arkasında olduğumuzu gösterdiğini ve bazı teologların ‘bu perdenin’ arkasında Tanrı’nın etkinlikte bulunduğunu savunabileceğini söyler; fakat bu, doğa yasalarını ihlal ederek veya askıya alarak müdahalelerde bulunan bir Tanrı anlayışı olacaktır. Tracy, eğer doğada açıklık bulunduğu savunulacaksa, kuantum teorisinin iyi bir alternatif olduğu, fakat kaos teorisinin iyi bir seçenek olmadığı kanaatindedir.

Clayton, kaos teorisinin matematiğinin deterministik olduğunu söyleyerek, bu teoride ‘ontolojik açıklıklar’ın olmadığını söyler. Murphy de kaos teorisiyle ‘epistemolojik öngörüsüzlük’ten (epistemological unpredictability), ‘ontolojik indeterminizm’e geçmek için bir sebep olmadığını düşünmektedir. Murphy, epistemolojik bir kavram olan ‘öngörü’ ile ontolojik bir kavram olan ‘nedensel determinizm’in karıştırılmaması gerektiğini söylemektedir. Murphy için de kuantum teorisi, doğa yasaları ihlal edilmeden oluşan Tanrısal etkinliği açıklamak için gerekli açıklıklara sahipken, kaos teorisi bu açıklıklara sahip değildir. Fakat Polkinghorne, kaos teorisinin doğada esnekliğin (ontolojik açıklığın) olduğunu gösterdiğini savunmakta yalnız değildir. Paul Davies de kaos teorisinin, evrenin sonunun nasıl olacağının hesaplanamayacağını gösterdiğini ve bundan evrenin sonunun belli olmadığının anlaşılabileceğini söyler. Davies, kaos teorisinin, fizik yasaları ile ‘şans yasaları’ (the laws of chance) arasında köprü kurmamıza olanak tanıdığını iddia eder.Davies’in bu yaklaşımına karşı yapılacak muhtemel itirazlar, Murphy’nin, Polkinghorne’a yaptığı itirazla aynı olacaktır: Epistemolojik bir kavram olan ‘öngörüsüzlük’ten ontolojik bir kavram olarak ‘indeterminizm’e geçmek ne kadar meşrudur?

Polkinghorne yaklaşımına karşı getirilen itirazların farkındadır. O, bir fizik yasası olarak kaos teorisi ve doğada ortaya çıkan kaotik fenomenler arasında ayrım yapmakta, bunlardan ilkini deterministik, ikincisini indeterministik olarak görmektedir. Polkinghorne -Ilya Prigogine’in de aynısını belirttiğine vurgu yaparak- gelecekte daha ‘bütüncül ve açık’ (holistic and open) bir teorinin geliştirilebileceğini ummaktadır. Kısacası Polkinghorne, determinist yasaların indeterminist ontolojik yapıya bir ‘yakınlaşma’ olduğunu düşünmektedir. Bunu, Newtoncu yasaların çekim kuvvetine bir ‘yakınlaşma’ olmasına benzetebiliriz; nitekim Einstein izafiyet teorisini ortaya koyduktan sonra, bu durum anlaşılmış ve Newtoncu yasalardan daha mükemmel şekilde çekim kuvveti açıklanmıştır. Fakat Polkinghorne’un bu tezini destekleyecek bilimsel bir bulgunun olmadığı da hatırlanmalıdır. Polkinghorne, kaos teorisinin, doğadaki gerçekliğe ‘aşağı doğru zuhur eden bir yakınlaşma’ (emergent downward approximation) olduğunu söyler. Polkinghorne temelde indeterministik olan doğadaki gerçekliği ele alan bilimsel teorileri incelediğimizde, bu yapıyı kısmen açıklayan deterministik denklemlerle (kaos teorisiyle) karşılaşıldığına inanır. Sonuçta, Polkinghorne’a göre, determinizm sadece ‘görünüşte’ var olan bir olgudur.

Kaos teorisinin bu şekilde yorumlanmasının Polkinghorne’un metafizik tercihlerinden kaynaklandığı gözükmektedir. Nasıl Einstein ve Bohr’un farklı metafizik tercihleri, ‘zahiren indeterminist’ kuantum teorisinin, determinist ve indeterminist olarak farklı yorumlanmasına yol açtıysa; farklı metafizik tercihler, ‘zahiren determinist’ kaos teorisinin determinist ve indeterminist şekillerde farklı yorumlanmasına da yol açmaktadır. Doğanın teolojisini yapmaya çalışanlar (teolojik görüşlere göre doğayı yorumlayanlar), doğadaki fenomenlerin bu farklı yorumlarının farkında olarak Tanrısal etkinlik konusunu ele almalıdırlar. Her ikisinin de yorumlarında farklılık olsa da, kaos teorisi ve de özellikle kuantum teorisi, modern bilim açısından görmezden gelinemeyecek kadar temeldir. Sonuçta Tanrısal etkinlik konusu ele alınırken, bu teorileri mutlaka göz önünde bulundurmalıyız, fakat bu göz önünde bulundurma, bu teorilerin farklı yorumları için de geçerli olmalıdır; bunların belli şekilde yorumunun tek alternatif olmadığı bilinmelidir.
Eğer doğada ontolojik açıklığın bulunduğu savunulacaksa, biz de Tracy, Murphy ve Clayton gibi düşünürlerle beraber kuantum teorisinin daha iyi bir alternatif olduğunu düşünüyoruz. Zahiren determinist bir teoriyi indeterministik bir şekilde yorumlamaktansa, zahiren indeterminist bir teoriyi indeterminist bir şekilde yorumlamak daha makul gözükmektedir. Bu konudaki en uygun tercih ise kuantum teorisiyle kaos teorisinin birleştirilmesi; böylece, kuantum seviyesindeki belirsizliklerin, kaos teorisindeki ‘girdideki ufak farklılıkların büyük sonuçları olabileceği’ görüşüyle beraber değerlendirilmesi olacaktır. Çünkü, bu yolla, Tanrı’nın mikro seviyedeki bir belirsizliği belirlemesiyle, nasıl büyük sonuçlar açığa çıkabileceğinin bir modelini göstermek mümkün olacaktır. Bu, özellikle Tanrısal etkinliğin ‘mucize’ şeklinde tezahür ettiği durumları, doğa yasaları çerçevesinde açıklamak isteyenler için önemlidir. (Bir sonraki ‘mucizeler’ ile ilgili bölümde bu konu ele alınacaktır).

Jason Colwell gibi bazı düşünürler, kuantum seviyesinde Tanrısal etkinlikle oluşturulan ufak değişikliklerin, kaos teorisiyle genişletileceği bir modeli; kuantum teorisiyle beraber ele alınan Tanrısal etkinliğin, önemli sonuçları olabileceğini gösteren bir model olarak savunmuşlardır. Nitekim Schrödinger’in kedisi ile ilgili hayali deney, kuantum seviyesindeki bir belirlemenin, nasıl makro seviyede kedinin ölü veya canlı olması gibi önemli bir farklılığa yol açacağını göstermek için kullanılabilir. Fakat kuantum teorisiyle kaos teorisinin nasıl birleştirilebileceği konusunda, son 20-30 yılda epeyce bir tartışma yapıldıysa da, ortaya henüz tatmin edici bilimsel bir yaklaşımın konmadığı da bilinmelidir. Atomun mikro dünyası ile atomlardan oluşan makro dünya arasında bir duvar olmadığına göre, kuantum teorisiyle kaos teorisini birleştiren yaklaşım(lar)ın ortaya konmasını beklemek, safça bir ümitten çok, sağduyuya uygun bir beklentinin gereğidir.

ÖNCEKİ YAZI: 3.4. NANCEY MURPHY VE BURIDAN’IN EŞEĞİ

SONRAKİ YAZI: 4. BÖLÜM TANITIMI

Read More

3.4. NANCEY MURPHY VE BURIDAN’IN EŞEĞİ

Kuantum teorisinin farklı yorumlarına ve Tanrısal etkinliğin bu teoriyle farklı şekillerde ilişkilendirilmesine temkinli yaklaşımlarımızla beraber, eğer doğa yasaları ihlal edilmeden, kuantum belirsizliklerinin belirlenmesiyle Tanrısal etkinliğin oluştuğu savunulacaksa, bu konuda en başarılı örneklerden birini Nancey Murphy’nin ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Murphy de Heim ve Pollard gibi bütün kuantum boşluklarının Tanrısal etkinlikle doldurulduğunu savunmaktadır. Murphy, aktif bir Tanrı anlayışını savunmayı teolojik açıdan zaruri görmekte ve Peacocke gibi kuantum belirsizliklerini Tanrı için de belirsiz görenlerden ayrılmaktadır. Diğer yandan, bütün kuantum boşluklarını dolduran bir anlayışı savunurken okkasyonalizme (occasionalism: vesilecilik) düşülmemesi gerektiğini; çünkü okkasyo-nalizmde, varlıkların sadece Tanrısal etkinlik için bir vasıta olduklarını, gerçek varlıklarının kalmadığını söylemektedir.

Murphy, deizme zıt bir anlayışı savunurken panteizme, okkasyonalizme ve kötülük sorununa kaymamaya dikkat etmektedir. Bunun için Murphy, Tanrı’nın herhangi bir şeyi yaratmasının -elektron gibi küçük bir şey de olsa- o şeye, bir ölçüde bir bağımsızlık ve kendine mahsus bir doğa vermek olduğunun altını çizer. Murphy, panteistlerden farklı olarak, her bir varlığın, Tanrı’dan ayrı, kendine mahsus bir doğası olduğunu; yaratılmış olmanın, her bir varlığın kendine ait özellikleri olmasını gerektirdiğini söyler. Murphy, buradan, kuantum seviyesindeki varlıkların özelliklerinin onların ‘doğal hakları’ (natural rights) olduğunu, Tanrı’nın bu seviyedeki tüm olgulara hükmetmekle beraber, bu varlıkların bu özelliklerini (doğal haklarını) ihlal etmeden bunu gerçekleştirdiğini savunur. Kısacası, Tanrı bütün kuantum belirsizliklerini belirlerken elektronun, protonun, bütün olarak atomun kendine mahsus özelliklerini ihlal etmez, aynen insanın özgür irade ile eylemlerini gerçekleştirmesine izin verdiği gibi, diğer varlıkların ‘doğal hakları’na da müdahalede bulunmaz. Murphy, bununla beraber, hiçbir şeyin Tanrı’nın katkısı olmadan gerçekleşemeyeceğini savunur; yaratılan varlıkların kendine mahsus özellikleri vardır, ama bunlar, ancak Tanrı’nın katkısı ile aktüalize olurlar. Murphy, yaklaşımıyla Pollard’a yakındır ve aktif bir Tanrı anlayışını savunduğu için tektanrıcı dinlerin teolojileriyle de uyumlu olduğu söylenebilir, üstelik yaklaşımında, özgür irade ve kötülük sorunları açısından Pol-lard’dan daha dikkatli bir tutum benimsemiştir.

Kuantum teorisiyle Tanrısal etkinliği birleştiren diğer birçok felsefeci gibi Murphy de hep eleştirilen ‘boşlukların Tanrısı’ argümanıyla kendi yaklaşımının bir ilgisi olmadığı kanaatindedir. Çünkü o, indeterminizmi doğanın ontolojik bir durumu olarak görmektedir; bu ise boşlukların ontolojik olduğu ve Einstein’ın zannettiği gibi epistemolojik yetersiz-liklerimizle ilgili olmadığı anlamına gelmektedir. Murphy’nin bu husustaki pozisyonu, Barbour ve Tracy gibi birçok kişiyle aynıdır. Murphy’e göre atom seviyesinde Bohm gibi ‘gizli değişkenler’ aramaya gerek yoktur, çünkü onun ifadesiyle: “Kabaca söylemek gerekirse Tanrı gizli değişkendir.”

Murphy ve benzeri yaklaşımla kuantum teorisine yaklaşanlar, ateistlerin ‘şans’ olarak gördükleri kuantum belirsizliklerini, Tanrı’nın etkinlik alanı olarak görürler. Fakat hiçbir bilimsel yasa ihlal edilmeden gerçekleşen bu etkinlik, ne bilimsel olarak tespit edilebilir ne de reddedilebilir.

Murphy’nin yaklaşımının en önemli özelliklerinden biri, ‘aşağıdan-yukarı’ (bottom-up) bir açıklamayla Tanrısal etkinliği açıklamasıdır. Tanrı bütün olaylarda aktif olacaksa, doğa olaylarının en basitinde de aktif olmalıdır; modern bilim bu seviyeyi kuantum teorisiyle açıklar. Murphy, diğer yandan insan zihninin indirgenemeyen özelliklerine atıf yaparak özgür irade hakkındaki yaklaşımını oluşturmuştur. Kuantum teorisinin zihin seviyesindeki önemine dikkat çekerek, bu yaklaşımını Tanrısal etkinlikle birleştiren ve ortaya ayrıntılı bir görüş koyan ilk kişi ise -bildiğimiz kadarıyla- Murphy ile birçok ortak çalışma yapmış olan George Ellis’tir. Ellis, beyinde olan kuantum olaylarıyla düşünce ve duyguların etkilendiğini, vahiy ve dinsel tecrübenin de bu vasıtayla gerçekleştiğini savunur. Ellis’e göre zihindeki olaylarla bedende, beden aracılığıyla ise evrende makro değişiklikler meydana gelir (yukarıdan-aşağı etki).

Kuantum olaylarıyla zihin arası ilişki birkaç şekilde kurulabilir: Bunların birincisinde, zihindeki kuantum boşluklarını Tanrı’nın doldurduğu söylenip -Ellis gibi- doğa yasalarını ihlal etmeyen bir vahiy ve dinsel tecrübe anlayışı savunulabilir. İkincisinde, insanın özgür iradesiyle farklı seçenekler arasından tercih yapması (libertaryan özgür irade anlayışı için gerekli olan) zihindeki ‘objektif olasılıklar’ın varlığına dayandırılabilir (bu konu 5. bölümde daha ayrıntılı ele alınacaktır). Üçüncüsünde, kuantum teorisinin indirge -meciliğin mümkün olmadığını -daha önce bahsedilen- gösteren verileri, zihnin indirgenemeyeceği görüşünü desteklemek için (Murphy de zihnin indirgenemezliğine önem vermektedir) kullanılabilir. İnsan zihniyle ilgili tüm bu yaklaşımlar ise Tanrı-insan ilişkisinin nasıl kurulacağı sorununu ele alırken önemli olmak durumundadır.

Russell, Tanrı’nın bütün kuantum belirsizliklerini belirlediğini söyleyen Murphy’nin yaklaşımının, ‘yeter sebep ilkesi’ne (the principle of sufficient reason) uygun olduğu için, bu prensibe uymayan Tracy’nin yaklaşımına göre felsefi açıdan daha cazip olduğunu söyler. Çünkü Murphy’nin yaklaşımında, her belirsizlik belirlenirken, Tracy’nin yaklaşımında belirlenmeyen belirsizlikler vardır. Russell bunu söylerken, Tracy’nin, Tanrı’nın ‘yeter sebep ilkesi’ne uyan bir evren yaratmak zorunda olmadığı yönündeki fikrine de katılmaktadır. Fakat böylesi bir olasılığa rağmen, Leibniz’le özdeşleşmiş olan bu ilkeye uygunluk, felsefi bir avantajdır ve de Murphy’nin yaklaşımı, bu zor konuda böylesi bir avantaja sahiptir.

Murphy, ‘Buridan’ın eşeği’ni (Buridan’s ass) örnek vererek, her olgunun bir ‘yeter sebebi’ olması gerektiğini; bu yüzden ‘ontolojik indeterminist’ kuantum boşluklarının hepsinin Tanrı tarafından belirlendiğini savunmanın en doğrusu olduğunu savunur. Jean Buridan’ın verdiği örnekte, bir eşek, kendisinden eşit uzaklıkta iki gıdanın tam ortasındadır ve her ikisinden birini tercihte ‘yeter sebebi’ olmadığı için açlıktan ölmektedir. Murphy, bu örneğe analoji yaparak, kuantum belirsizliğine bağlı olguları ‘Buridan’ın eşeği’ne benzetir ve bunların kendi başına aktüalize olamayacağını savunur; Tanrısal etkinlikle kuantum teorisini birleştirenlerin, Tanrı’nın, tüm kuantum belirsizliklerini belirlediğini savunmasının en iyisi olduğunu düşünür. Böylece ‘yeter sebebi’ olan kuantum olayları gerçekleşir; analojideki karşılığı olarak ‘eşek’ yemeklerden birine doğru gider ve ölmez. Murphy, Tanrısal etkinliğin mikro dünyadaki varlıkların ‘doğal hakları’ ihlal edilmeden gerçekleşmesine de ‘Buridan’ın eşeği’ne analojiyle cevap verir: ‘Buridan’ın eşeği’nin hangi yemeği yiyeceğinin, Tanrısal etkinlik tarafından belirleneceğini beklemek doğaldır, fakat başka bir eşeğin konuşmasını beklemek doğal değildir. Murphy böylesi bir yaklaşımın, neden bazı duaların gerçekleşip bazılarının gerçekleşmediğini anlamamızda yardımcı olup olamayacağı hususunda -kendisinin açık olarak cevaplamadığı kafasındaki bir soruyu okurlarıyla paylaşır. Murphy’nin yaklaşımlarında mutlaka eleştirilecek ve açıklığa kavuşturulması gerekli pek çok nokta vardır. Fakat modern bilimle uyumlu bir ‘ihlalci olmayan Tanrısal etkinlik modeli’ sunmak gibi çetin bir konuda -modern bilimi de Tanrısal etkinliği de nasıl anlamamız gerektiği tartışmalıdır-Murphy’nin sunduğu model bizce başarılıdır.

ÖNCEKİ YAZI: 3.3. KUANTUM BOŞLUKLARI VE TANRISAL ETKİNLİK

SONRAKİ YAZI: 3.5. KAOS TEORİSİ, JOHN POLKINGHORNE VE TANRISAL ETKİNLİK

Read More

3.3. KUANTUM BOŞLUKLARI VE TANRISAL ETKİNLİK

Tanrı’nın tüm kuantum boşluklarını doldurduğunu ve kuantum boşluklarının belirsizliğine müdahale etmediğini söyleyenlere karşı, Thomas Tracy ve Philip Clayton gibi Tanrı’nın sadece bazı kuantum boşluklarını doldurduğunu söyleyenler de olmuştur. Ayrıca Robert Russell gibi, Tanrı’nın ilkel seviyedeki bilinçli canlılar ortaya çıkana kadar tüm kuantum belirsizliklerini belirlediğini, daha sonra genetik gibi alanlarda belirlemelere devam ettiğini, fakat bilinçli canlıların arzularına (özgür iradelerine) göre hareketlerini engelleyecek şekilde belirsizlikleri belirlemediğini savunan alternatif görüşler de ileri sürülmüştür. Tracy, kuantum boşluklarını doldurarak etkide bulunan Tanrı anlayışının, hep eleştirilen ‘boşlukların Tanrısı’ (God of the gaps) argümanlarıyla karıştırılmamasını ister. Elleştirilen ‘boşlukların Tanrısı’ argümanlarında; önce bilgimizdeki eksiklikler gösterilir ve bu boşluk Tanrı ile doldurulur. Oysa Tracy’e göre, kuantum boşluklarının bilgisizliğimizle alakası yoktur; onlar ontolojiktir.1

Tracy, kuantum seviyesinde ortaya çıkan ‘indeterministik şans’ın (indeterministic chance) Tanrısal etkinlikle doldurul-ması sonucunda eğer makro seviyede etkiler ortaya çıkıyorsa, bu anlayışın savunulmasının mantıklı olabileceğini söyler. Burada akla gelen -ikinci bölümde değindiğimiz- ‘Schrödinger’in kedisi’ örneğidir. Tanrı’nın, -bu hayali deneydeki- kuantum belirsizliklerini belirleyip, kedinin ölü veya canlı durumlarından birinde olmasını tayin edeceği söylenebilir; bu örnek, kuantum seviyesindeki bir belirlemenin, nasıl makro seviyede etkileri olabileceğini görmemizi sağlar. Tracy, nörofizyoloji ve genetikte böylesi durumların olabileceğini ve kuantum seviyesindeki belirlemelerin böylece çok önemli sonuçlar doğuracağını düşünmektedir. Russell da Tanrı’nın, DNA’ya kuantum seviyesinden müdahale etmek suretiyle değişimler (mutasyonlar) oluşturduğuna ve bu suretle yeni türler yarattığına inanmaktadır. Tracy, kaos teorisinin, ufak değişimlerin büyük sonuçları olabileceğini göstermesini, kendi tezini destekleyen bir durum olarak görür. Clayton da kaos teorisinde ele alınan ufak değişimlere duyarlı sistemlerin, kuantum seviyesindeki milyarlarca müdahale (ufacık bir alanda, çok küçük bir zaman diliminde bile milyarlarca kuantum olayı gerçekleşir) ve makro etkiler yaratmak isteyen bilinçli Tanrısal etkinlikle birleştirilince; makro seviyedeki önemli değişimleri açıklayabileceği kanaatindedir. Tracy, Tanrısal etkinliğin evreni sadece var etmek ve muhafaza etmek şeklinde gerçekleşmediğini; aynı zamanda Tanrı’nın, kendi koyduğu yasaları ihlal etmeden, tarihin akışını değiştirdiğini savunmaktadır. Bu durumda, Tanrısal etkinlik, gerçekleştiği doğa yasaları içinde gizlidir, çünkü hiçbir yasa ihlal edilmemiştir. Tracy, Tanrı’nın bütün kuantum boşluklarını belirlemesine gerek olmadığını, kuantum boşluklarının sadece bir kısmını belirlemesinin yeterli olduğunu söyler. Tracy, Tanrı’nın, her şeyi yarattığı ve muhafaza ettiği, ‘indeterminist şans’ı evrende var ettiği ve mevcut şanslardan (olasılıklardan) tarihe şekil vermekte amaçlarına uygun olanları seçip belirlediği, bir model önermektedir.

Clayton, Tanrı’nın bazı kuantum olaylarını belirlediği bir model önerse de, kendi pozisyonuyla ilgili kesin bir iddiada bulunmadığını da belirtmeliyiz. Clayton, kuantum teorisi ve teoloji arasındaki ilişkiyle ilgili her şeyin söylendiğinin düşünülmemesi gerektiğini; bunun devam etmesi gerekli bir ‘araştırma programı’ olduğunu söylemektedir. Clayton, Tanrısal etkinlikle kuantum teorisi arasında ilişki kuranlara, Tanrı’nın nasıl etkinlikte ‘bulunmuş olabileceği’ ile ilgili iddiaların dışına taşmamalarını; Tanrı’nın nasıl etkinlikte ‘bulunduğu’ ile ilgili kesin iddialarda bulunmamalarını önermektedir. Bu hususta Clayton’la tamamen aynı fikirdeyiz. Polkinghorne da kuantum teorisinde alternatif yorumlar bulunduğuna ve bu yüzden, bu teoriyle Tanrısal etkinlik konusunu bir arada ele alanların dikkatli olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Fiziğin en temel teorilerinden birini ele alarak, doğa yasaları ihlal edilmeden Tanrısal etkinliğin nasıl ‘mümkün’ olduğunu göstermek elbette önemlidir. Fakat -ikinci bölümde gördüğümüz gibi- kuantum teorisinin yorumları arasında ciddi farklar vardır; kısacası üzerinde yorum yaptığımız zemin kaygandır, bu yüzden de ‘mümkün’ü göstermenin ‘olan’ ile ilgili kesin bir iddia olmadığını sürekli hatırlamak faydalı olacaktır.

ÖNCEKİ YAZI: 3.2. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN TANRISAL ETKİNLİKLE BELİRLENMESİ

SONRAKİ YAZI: 3.4. NANCEY MURPHY VE BURIDAN’IN EŞEĞİ

Read More

3.2. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN TANRISAL ETKİNLİKLE BELİRLENMESİ

Kopenhag yorumuyla, atom seviyesinde belirsizlikler olduğu, atom seviyesinde determinist değil olasılıkçı oluşumlar gerçekleştiği ve atom seviyesindeki boşlukların ontolojik olduğu fikri yaygınlık kazandı. Tanrı’nın bu ‘ontolojik olasılıklardan dilediğini seçmek suretiyle, evrene etkide bulunduğunun savunulabileceği, bazı düşünürlerin dikkatini çekti. Newtoncu evren görüşü, evreni kapalı bir yapı olarak gösterdiğinden, bu sistemde, Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeden evrene nasıl müdahalede bulunabileceğini görmek güçtü. Birçok teiste göre -örneğin Newton’a- Tanrı’nın kendi koyduğu doğa yasalarını dilediğinde ihlal etmesinde bir sorun bulunmamaktaydı. Fakat Tanrı’nın ‘bir eliyle koyduğu kuralları diğer eliyle bozmayacağı’nı söyleyerek, bu anlayışa, teolojik yaklaşımlarından dolayı karşı çıkanlar da oldu. Kuantum teorisiyle, evrenin determinist yasalara bağlı olmadığı fikri, ilk defa olarak bilimsel bir görüş olarak ortaya kondu ve bu hem felsefeyi hem de teolojiyi ilgilendiren hiç beklenmeyen bir sonuçtu. Karl Heim, kuantum boşluklarını Tanrısal etkinlikle doldurmayı öneren ilk düşünürlerden biridir. Heim, kuantum boşluklarının hepsini Tanrı’nın belirlediğini söylemiş ve her mikro olayda etkin olan bir Tanrı anlayışını savunmuştur.

Fizik profesörü ve rahip William Pollard, kendisinden önceki Heim gibi bazı düşünürlerin çalışmalarından etkilenmiş olsa da, Tanrısal etkinliğin, kuantum belirsizlikle-rinin belirlenmesi suretiyle gerçekleştiğine dair iddiaların öncüsü olarak gösterilir. Onun görüşüne göre de Tanrı kuantum belirsizliklerinin hepsini belirleyerek evrene etkide bulunur: Evren yasaları determinist değil olasılıksaldır; Tanrı, kuantum belirsizliklerini belirleyerek, olasılıklar arasında seçim yapar ve evrenin gidişatını yönlendirir. Buna göre evrenin içinde objektif indeterminizm vardır, ama Tanrı’yi işin içine kattığımızda yine determinist bir yapı karşımıza çıkar. Görülüyor ki Einstein’ın, Tanrı’nın, hiçbir şeyi şansa bırakmayacağını ifade eden “Tanrı zar atmaz” sözünün kuantum kuramının bütün objektif indeterminist yorumlarına karşı kullanılması doğru değildir. Heim ve Pollard gibi bütün kuantum belirsizliklerini belirleyen bir Tanrı anlayışını benimseyenler, Tanrı’yı ontolojimize kattığımızda ‘objektif indeterminizm’in ve ‘objektif şans’ın (zarın atılmasının) var olmadığını savunurlar. Onlara göre, ‘objektif indeterminizm’ evrenin bir özelliğidir; fakat Tanrı için bir belirsizlik yoktur, Tanrı evrendeki belirsiz boşlukları belirleyerek şansa yer bırakmaz.

Diğer yandan Tanrısal etkinliğe ontolojilerinde önemli bir yer veren ve kuantum teorisini evrenin teolojik yorumu için önemli bulan herkes, Heim ve Pollard gibi, kuantum seviyesindeki bütün belirsizlikleri Tanrı’nın belirlediğini düşünmemektedir. Örneğin, Arthur Peacocke, kuantum belirsizliklerinin Tanrı için de belirsiz olduğunu; bu yüzden Tanrı’nın geleceği bilemeyeceğini, Tanrı’nın yaratışta riskler aldığını ve kendisini sınırladığını (self-limitation) düşünür. Bu noktada, Peacocke’un panenteist olduğunu hatırlamak faydalı olacaktır. Peacocke için ‘Tanrısal Doğa’ ile evren yasaları arasında bir ilişki vardır, aynı ilişkiyi Spinoza da kurmuştu, ama o kendi döneminin biliminin gereği olarak determinizmi ‘Tanrısal Doğa’ ile ilişkilendirmişti. Peacocke ise kuantum kuramının varlığını gösterdiğine inandığı objektif indeterminizmi ‘Tanrısal Doğa’ ile ilişkilendirir. Peacocke’a göre Tanrı, belirsizlikleri belirleyip veya doğa yasalarını ihlal ederek evrensel oluşumları gerçekleştirmez. Peacocke, bu yaklaşımların, doğa ile Tanrı arasında ayırıma sebep olacağını ve kötülük sorunu hakkında kabul edilemez neticelere götüreceğini düşünür.

Sadece evrenin içinde ontolojik indeterminizmin olduğunu söylemekle, Tanrı için de geçerli indeterminist bir yapı olduğunu söylemek arasında önemli bir fark vardır. Pollard gibi düşünenler ontolojik indeterminizmin sadece evren içinde olduğuna inanırlar; Tanrı indeterminizmdeki boşlukları belirlediği için aslında hiçbir boşluk yoktur. Buna göre, ‘bilimsel determinizm’ yanlıştır, fakat ‘teolojik deter-minizm’ doğrudur. Peacocke gibi düşünenler için ise ontolojik indeterminizm, Tanrı ontolojiye dahil edildiğinde bile vardır. Peacocke, ‘sürekli yaratan etkin bir Tanrı anlayışı’ ile ‘geleceği bilmeyen bir Tanrı anlayışı’nı uzlaştırmaya çalışmıştır. O, Tanrı’nın bütün olarak evrene etkide bulunduğuna vurgu yapar ve yaptığı bir analoji ile bu durumu anlatmaya çalışır: İnsan, beyni ile düşünerek tüm vücuduna etkide bulunduğu gibi, Tanrı da sürekli olarak evrenin bütününe etki etmektedir. Peacocke, Tanrı’nın bütüne etki ederek, bütünün parçalarına da etki edebildiğini söylemekte ve yukarıdan aşağı (top-down) bir etki modeli savunmaktadır; fakat bunu yaparken, Tanrı’nın kuantum seviyesindeki indeterminizme müdahale etmediğini (belirsizlikleri belirlemediğini) de savunmaktadır.

ÖNCEKİ YAZI: 3.1. TANRISAL ETKİNLİĞİN SINIFLANDIRILMASI

SONRAKİ YAZI: 3.3. KUANTUM BOŞLUKLARI VE TANRISAL ETKİNLİK

Read More

3.1. TANRISAL ETKİNLİĞİN SINIFLANDIRILMASI

Tektanrılı dinlerde, başlangıçta tüm evreni yaratan, sonra ise bu evrenin varlığını devam ettiren, dinler gönderen ve kullarının dualarına gereğinde cevap veren bir Tanrı inancı benimsenmiştir. Tektanrılı dinleri kendi dışındaki görüşler-den ayıran en önemli özelliklerden biri aktif bir Tanrı’nın varlığının savunulmasıdır. Materyalist görüşü benimseyenler madde dışı bir cevherin varlığını kabul etmediklerinden, Tanrı’nın varlığını da kabul etmezler; dolayısıyla bu anlayış açısından hiçbir Tanrısal etkinlik mümkün değildir. 17. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşan deizmde ise Tanrısal etkinlik başlangıçtaki yaratma eylemiyle sınırlıdır; Tanrı’nın, evrenle ve insanlarla ilişkisinin devam ettiği, dinler gönderdiği, dualara gereğinde cevap verdiği kabul edilmez. Teizm ile deizmin arasındaki sınırın belirlenmesi ve Tanrı’nın doğa yasalarıyla ilişkisinin mahiyeti (doğa yasalarının ontolojik statüsü bir sonraki mucizelerle ilgili bölümde ele alınacaktır) gibi sorunlar, Tanrısal etkinliğin ne şekilde anlaşılması gerektiği konusunu gündeme getirmektedir.

Tanrı’nın evrenle ve insanlarla ilişkisi incelenirken birçok eserde Tanrısal etkinlik iki başlık altında sınıflandırılmıştır:

1- Genel Tanrısal Etkinlik (General Divine Action)

2-Özel Tanrısal Etkinlik (Special Divine Action)

Bunlardan Genel Tanrısal Etkinlik, Tanrı’nın başlangıçtaki yaratma eylemini ve evrenin yasalarıyla beraber muhafazasını ifade etmek için kullanılır. Özel Tanrısal Etkinlik ise Tanrı’nın belirli bir yer ve zamandaki etkinliğini ifade etmek için kullanılır; geleneksel anlamdaki mucizeler, bazı dualara cevap verilmesi ve dini tecrübeler bunun içindedir. Bizce, Tanrısal etkinliği dörtlü bir sınıflamaya tabi tutmak daha faydalı olacaktır. Bazıları Genel Tanrısal Etkinlik ile Özel Tanrısal Etkinliği birleştirmeye çalıştıkları gibi, aşağıdaki dörtlü sınıflamamızdaki kimi maddelerin, hatta hepsinin birleştirildiği yaklaşımlar savunulabilir. Sonuçta, bu sınıflamayla, Tanrısal etkinliğin dört farklı şekilde gerçekleştiğine dair bir iddiada bulunmadığımızı özellikle belirtmek istiyoruz. Tanrı açısından, kendi etkinliklerinin hepsi bir olabilir. Fakat birçok teistin nokta-i nazarında, evrenin ilk yaratılışı, bir ağacın büyümesi ve bir duaya cevap verilmesi ile ilgili Tanrısal etkinlikler arasında belirgin farklar vardır. Yaptığımız sınıfla-ma, ‘bizim açımızdan’, Tanrısal etkinliğin dört farklı başlıkta incelenmesinin ‘faydalı olacağı’ düşüncesiyle sunulmaktadır.

Kısacası, Tanrısal etkinliğin ontolojik farklılıklarına dair bir iddiada bulunmuyoruz; fakat, Tanrısal etkinliği değerlendir-medeki pratik yararlarına inandığımız (heuristic) bir sınıflandırma yapıyoruz. Sınıflamadaki her bir Tanrısal etkinlikle yağmurun yağışı arasında ilişki kurarak, bahsedilen Tanrısal etkinlikler arasındaki farkların daha anlaşılır olmasına çalışacağız:

1- Tanrının Yoktan Yaratması Olarak Tanrısal Etkinlik:

Bununla, Tanrı’nın, evreni ve yasalarını yoktan yaratması kastedilir. Buna göre Tanrı, yağmuru meydana getiren atomları oluşturacak madde ve enerjiyi, ayrıca yağmurun yağmasında önemli rolü olan fiziksel ve kimyasal kanunları yoktan yaratmıştır.

Bu Tanrısal etkinliği ispat etmek için tarih boyunca hudus delili, imkan delili gibi birçok delil ileri sürülmüştür.Günümüzde ise Big Bang teorisi ve entropi yasası gibi modern bilimsel bulgular çerçevesinde bu konu tartışılmaktadır. Bütün doğa yasalarıyla beraber atom seviyesindeki (kuantum teorisiyle ilgili) yasaların oluşması da; tektanrıcı dinlere göre Tanrı’nın yoktan yaratma etkinliğinin ürünüdür. Bu yönüyle, yaratmayla ilgili Tanrısal etkinliğin kuantum teorisiyle ilgisi vardır. Fakat bu kitapta, üzerinde yoğunlaşılan konu, evrenin yaratılması değil, yaratılma sürecinden sonra Tanrısal etkinliğin nasıl oluştuğu olduğu için; bu maddede belirtilen Tanrısal etkinliğe odaklanmayacağız.

2- Tanrı’nın Muhafaza Etmesi Olarak Tanrısal Etkinlik:

Bununla, Tanrı’nın, yarattığı madde ve yasaların, zaman içerisinde varlığını devam ettirmesi kastedilir. Buna göre Tanrı, yağmuru oluşturan evrendeki maddenin ve yağmurun yağmasında rolü olan fiziksel-kimyasal yasaların varlığını devam ettirdiği için, evrenin başlangıcından 15 milyar yıl sonra -içinde bulunduğumuz dönemde yağmurun yağması mümkün olmaktadır.

Teizmle deizm arasındaki farklılığın anlaşılmasında bu Tanrısal etkinlik önemlidir. Deizme göre Tanrı, baştan maddeyi ve kuantum teorisindeki gibi yasaları yaratmış ve evreni kendi kaderine terk etmiştir. Oysa teizme göre Tanrı, evreni sadece yaratan değil, aynı zamanda maddi varlığının ve kuantum teorisindeki gibi yasalarının devamını sağlayan; yani bunların varlığını muhafaza edendir. Bu yüzden, herhangi bir gündeki en sıradan bir yağmur bile Tanrısal etkinlikle ilişkilidir. Evrendeki yasaların varlığından Tanrı’nın varlığını ispat etmeye çalışan Swinburne gibi felsefeciler için insanların, evrensel birçok fenomeninin ve teknolojik pek çok icadın varlıklarını mümkün kılan kuantum yasaları gibi yasaların varlığı ‘tasarım delili’ açısından önemlidir. Bu kitapta, kuantum yasalarını yaratan ve muhafaza eden Tanrısal etkinlikten çok, bu yasalarla beraber Tanrısal etkinliğin nasıl gerçekleşiyor olabileceğini ve bunun felsefi ve teolojik sonuçlarını ele aldığımız için, bu maddede belirtilen

3- Tanrı’nın Oluşumları Gerçekleştirmesi Olarak Tanrısal Etkinlik:

Bununla, Tanrı’nın, yarattığı ve muhafaza ettiği maddi hammadde ve yasalar ‘aracılığıyla’ gerçekleştirdiği oluşumlar kastedilir. İlk bakışta, bu maddede ifade edilen Tanrısal etkinlik ile bir önceki maddedeki ‘muhafaza olarak Tanrısal etkinliğin’ aynı olduğu zannedilebilir; oysa belirgin bir fark vardır. İkinci maddede kastedilen birçok kişinin zorunluluk (necessity) dediği alandır. Bu maddede kastedilen ise birçok kişinin şans (chance) dediği alandır; yani Tanrı’nın, yarattığı yasalar çerçevesinde, mümkün olan birçok olasılıktan birini gerçekleştirmesidir. Pekala, Tanrı evreni ve yasalarını bu şekilde yaratabilir ve muhafaza edebilirdi, ama Güneş’e mevcut mesafede, suyun ve atmosferin bu şekilde var olduğu ve yağmurun yağabileceği bir Dünya var olmayabilirdi. İkinci maddede kastedilen, yağmurun evrenin başlangıcından 15 milyar yıl sonra yağdırılmasının, bununla ilişkili doğa yasalarının ve maddenin muhafazası suretiyle mümkün kılınması iken; bu maddede kastedilen, belirli yerlerde ve belirli zamanlarda yağmurun yağdırılmasıdır.
Kuantum teorisi olasılıklar üzerine kuruludur. Tanrı’nın, kuantum seviyesinde var olan ‘objektif olasılıklardan dile-diklerini seçerek, evrenin potansiyelinde zaten var olan, ama etkinliği olmadan ortaya çıkmayacak olan yaratışları, hiçbir doğa yasasını ihlal etmeden gerçekleştirdiği görüşü, bazı filozof ve teologlarca savunulmuştur. Tanrı’nın evrendeki ve Dünya’daki birçok fenomeni gerçekleştirmesinin, bu yaklaşımla açıklanabileceği düşünülmüştür. Kuantum teorisiyle bu maddedeki Tanrısal etkinliğin birleştirilmesi, bu kitabın odak noktalarından birisidir. İlerleyen sayfalarda bu konuya daha geniş bir şekilde yer verilecektir.

4- Tanrı’nın Mucizeleri Gerçekleştirmesi Olarak Tanrısal Etkinlik:

Bununla, Tanrı’nın, doğa yasalarını belirli özel durumlar için askıya alıp, belirli yer ve zamanlarda olağanüstü olaylar gerçekleştirmesi kastedilebileceği gibi; doğa yasalarını askıya almadan, olması çok düşük olasılık olan olağanüstü olayları, belirli yer ve zamanlarda gerçekleştirmesi de anlaşılabilir. Bu ikinci görüşü savunanlar, bu maddedeki Tanrısal etkinliği, bir önceki maddedeki Tanrısal etkinliğe yakın bir şekilde anlamış olurlar. Buna göre, hiç bulutun olmadığı ve yağmurun yağmadığı bir yerde, Tanrı, bir kulunun duası gibi bir sebeple yağmur yağdırabilir.

‘Mucizeler’ din felsefesinde ele alınan önemli bir sorundur. Bu sorunla ilgili olarak, Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal edip etmeyeceği gibi teoloji açısından önemli bir mesele ve doğa yasalarından ne anlamamız gerektiği gibi bilim felsefesi açısından önemli bir mesele beraberce ele alınmalıdır. Bu hususlarla ve kuantum teorisiyle beraber ‘mucizeler’ sorununun müstakil olarak incelenmesi bir sonraki bölüme bırakılmıştır. Bu bölümde, genel olarak Tanrısal etkinlik kuantum teorisiyle beraber incelendiği ve ‘mucizeler’ de Tanrısal etkinliğin bir şekli olduğu için; bu bölüm, bir sonraki bölüme giriş mahiyetindedir.

ÖNCEKİ YAZI: 3. BÖLÜM TANITIMI

SONRAKİ YAZI: 3.2. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN TANRISAL ETKİNLİKLE BELİRLENMESİ

Read More
?>