4.2. MUCİZELER SORUNUNA DOĞRU YAKLAŞIMI BELİRLEMEK

Kutsal metinlerde anlatılan ‘mucizeler’, daha çok peygamberlerin gelişleriyle ilgili süreçle ilişkilidir, yani bunlar dinlerin kuruluş süreci ile ilgili en kritik evreyle ilişkilidir. Bu dönemin içindeki şahsi tanıklıkların ne kadar önemli olduğu tartışma konusu olabilir, ama binlerce yıllık bir süre zarfında, tektanrılı dinlere inanan teistlerin çoğunluğunun inançlarını bu mucizelere bina ettiklerini düşünmek hatalı olacaktır. Daha ziyade, Tanrı’nın varlığına ontolojilerinde merkezi yer veren teistlerin, bu ontolojilerinin gereği olarak Tanrı isterse ‘mucize’ diye nitelendirilen fenomenleri gerçekleştirebileceğine inançlarının ‘mucizeler’e imanlarının temel sebebi olduğunu söylemek -bizce- daha doğrudur. Kısacası, mucizeleri gözlemden Tanrı’nın varlığına inanca geçişten çok, Tanrı’nın varlığına inançtan mucizelerin varlığına inanca geçişin, tektanrılı üç dine inananların çoğunluğunun tavrı olduğunu tespit edebiliriz. R. J. Berry’nin dediği gibi “Mucizeler için yüce bir imana ihtiyacımız yok; ihtiyacımız olan yüce bir Tanrı’ya imandır.” Sonuçta -genelde- teistlerin, mucizelere imanının sebebinin, ‘şahsi tanıklıklara güvenle mucizeleri temellendirmelerinden’ ziyade, inanılan Tanrı için mucizelerin ‘mümkün’ olduğuna ve kutsal metinlerin doğruluğuna bir arada iman etmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Tanrı’ya olan bu imanın arka planında ise ‘kozmolojik delil’ veya ‘tasarım delili’ gibi rasyonel Tanrı kanıtlamaları olabileceği gibi, hiçbir kanıta dayanmayan fideist bir yaklaşım da olabilir.

Tanrı’nın varlığına şüpheyle yaklaşan kimselerin çoğunluğu bile, asıl önemli meselenin, mucizelerin gerçekleşip gerçekleşmemiş olması değil, Tanrı’nın var olup olmadığı meselesi olduğunu kabul edecektir. Doğanın kapalı bir sistem olup, dışarıdan hiçbir müdahale almadığını apriori olarak kabul edenler; yani natüralizmi felsefi sistem veya bilimsel metot olarak tek alternatif olarak görenler için elbette ki mucizenin imkanı yoktur. Natüralizm, doğayı tek gerçeklik ve değer kaynağı olarak kabul eden, bütün olguların doğayla açıklanabileceğini savunan bir öğretidir. Natüralizm ile mucizeler daha baştan tanım olarak birbirlerini dışlarlar. Natüralizm doğanın dışarıdan her türlü müdahaleye kapalı olduğunu, Tanrı veya madde-dışı herhangi bir cevherin, mad¬di doğa üzerinde etkili olamayacağını savunur. Mucize ise Tanrı’nın doğa üzerindeki olağanüstü etkinliğini ifade eder. Tanrısal etkinlik anlamında ‘mucize’ kavramı ile natüralizmi uzlaştırmak mümkün değildir: “Sen Tanrısal etkinliği yok kabul etmelisin” diyen bir felsefe ile Tanrı’nın etkinliği ile ilgili bir iddia nasıl uzlaşsın? Sonuçta mucizeler ile ilgili sorunda karşımıza çıkan en temel soru, teizmin mi yoksa natüralizmin mi ontolojisinin doğru olduğudur. Ancak bu en temel sorunun cevabı bu kitabın odak noktalarından biri değildir.

Kuantum teorisinin, Tanrısal etkinliğin ve mucizelerin gerçekleşmesi için gerekli boşlukların doğada ontolojik olarak var olduğunu gösterdiğini savunan kimi düşünürler, doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışı savunurlar. Böylesi bir mucize anlayışı ‘metodolojik natüralizm’ (ilerleyen sayfalarda ‘felsefi natüralizm’ ve ‘metodolojik natüralizm’ arasındaki farktan bahsedilecektir) açısından daha sorunsuz olacaktır, çünkü doğanın yasaları ihlal edilmemektedir; Tanrı mucize gösterirken bile, bu mucizeler, doğa yasaları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Diğer yandan, Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’nı söyleyerek mucizelere teolojik sebeplerle karşı çıkanlar için de bu mucize anlayışı tercih edilecektir. Bu yüzden, din felsefesi açısından, kuantum teorisinin, doğa yasaları ihlal edilmeksizin mucizelerin gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunu, açıklayıp açıklayamayacağını tespit etmek önemlidir. Fakat, bu konuyu tespit etmeye çalışmamız, teolojik açıdan, doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışına ihtiyaç duyulduğu şeklinde -Schleiermacher gibi-bir anlayışta olduğumuz anlamına gelmemektedir. Çünkü biz de Berry gibi, asıl olanın Tanrı’nın varlığına inanmak olduğunu, mucizelerin imkanına inancın ise bunun doğal neticesi olduğunu düşünüyoruz. Diğer yandan, bunu söylerken, Marin Mersenne ve Richard Swinburne gibi, mucizelerin doğa yasaları ihlal edilerek gerçekleştiğine dair bir iddiada bulunmak için de bir sebep görmüyoruz.
Eğer doğa yasaları ihlal edilmeksizin mucizelerin gerçekleşebileceği gösterilebilirse; bununla, “Din, bilimle çelişir, çünkü doğa yasalarının ihlali anlamında mucizeyi savunur” diyenlerin hatalarının anlaşılacağını ve bu tespitin de din felsefesi açısından değerli olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden, bu kitapta, kuantum teorisinin ‘mucizelerin doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleşebileceği’ni gösterdiğine dair yaklaşımları aktarmakla, böylesi bir tespitin yapılmasını hedefledik; fakat böylesi bir ‘imkanı’ göstermekle, gerçekte de mucizelerin böyle ‘oluştuğu’na dair bir iddiada bulunmadığımızın özellikle altını çizmek istiyoruz.

Tanrısal yasaların (İslami bir ifadeyle Sünnetullah) bilinen doğa yasalarından daha geniş yasalar olduğu söylenebilir, bu yaklaşım ise ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’na dair teolojik itirazın geçersiz olması demektir; çünkü Tanrısal yasalar hakkında tam bir bilgimiz yoktur ve bunlar bizim bildiğimiz doğa yasalarıyla sınırlı değildir. Eğer Spinoza’nın yaptığı gibi, kendi bildiğimiz doğa yasalarının, Tanrısal yasalara eşit olduğunu düşünürsek -Tanrısal yasaların bilinen doğa yasalarından daha geniş olabileceğini göz ardı edersek bahsettiğimiz hataya düşeriz. Nitekim Spinoza, Tanrı ile doğa yasaları arasında ilişki kurmuştu ve kendi döneminin bilim anlayışını yansıtan determinist yasaları Tanrısal Doğa ile özdeşleştirmişti. Fakat kuantum teorisi, doğa yasalarının indeterminist yapıda olduğunu ve yerel olmayan nedenselliğin evrenin bir fenomeni olduğunu bilimsel bir teori olarak ortaya koydu. Bu durum, doğa yasalarının gizemini çözdüğümüze dair iddialarda, hele hele doğa yasalarından yola çıkarak Tanrısal Doğa ile ilgili iddialarda bulunmakta, ne kadar dikkatli olunması gerektiğinin önemli bir göstergesidir. Tanrısal yasaların bilinen doğa yasalarından (determinist veya indeterminist) daha fazlasını ifade ettiğine inanıyoruz ve bilimsel teorilerde tarif edilen doğa yasalarından yola çıkan herhangi bir yaklaşım adına mucizelere karşı çıkmanın hatalı olduğunu düşünüyoruz. Buna rağmen, bilimi ciddi bir şekilde ele alan yaklaşımları, bilim-din ilişkisinin kurulması açısından değerli bulduğumuzdan, modern fiziğin en temel teorilerinden birinin, ‘mucizelerin doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleşebileceği’ni gösterip göstermediğini belirlemeyi önemli buluyoruz.

ÖNCEKİ YAZI: 4.1. MUCİZELER SORUNU VE DAVID HUME

SONRAKİ YAZI: 4.3. MEKANİK EVREN VE MUCİZELER

Read More

4.1. MUCİZELER SORUNU VE DAVID HUME

Mucizeler ile ilgili felsefi ve teolojik sorunlar, bu kavramın nasıl tanımlanması gerektiği ile ilgili tartışmalardan başlayarak kendisini gösterir. ‘Mucize’ sözlük anlamı olarak başkasını aciz bırakmayı ifade eder. Kullanımda ise peygamberlerin doğruluğuna delil oluşturan fiil anlamına gelmektedir: Peygamber, doğruluğunu kanıtlamak için olağanüstü bir iş yaparak inanmayanlara meydan okur ve onları ‘aciz’ bırakır. İslami anlayış açısından ‘mucizeler’ peygamberler aracılığıyla gösterilseler de bunların arkasında Tanrısal etkinlik vardır ve bunlar, peygamberlerin Tanrı tarafından gönderildiğinin işaretleri/delilleridirler. Diğer tektanrılı dinler olan Hıristiyanlık ve Musevilikte de mucizelere inanma teolojik bir zarurettir. Kuran’da olduğu gibi Eski Ahit ve Yeni Ahit’te de mucizelerle ilgili birçok anlatım vardır. ‘Mucize’ kavramının İngilizce karşılığı olan ‘miracle’ (Latince miraculumdan türemiştir) da Tanrısal müdahaleyi ifade eder. ‘Miracle’ ifadesi etimolojik olarak ‘aciz bırakma’ anlamını içermese de kullanımdaki anlamı ‘mucize’ye karşılık gelmektedir. İslam dışındaki dinlerde, dini ve karizmatik şahsiyetler tarafından sergilenen olağanüstü hadiseler de ‘mucize’ olarak nitelendirilir. Gündelik kullanımda beklenmedik (zor bir sınavı geçmek gibi) birçok olay için ‘mucize’ ifadesi kullanılsa da bu kavram özellikle Tanrısal etkinlik ile ilişkilidir. Diğer yandan, sürekli tanıklık edilen birçok olayın Tanrısal etkinliğin sonucu gerçekleştiğinin ifade edilmesi için de ‘mucize’ kavramı kullanılır. Örneğin bir çiçeğin açmasının veya her sabah Güneş’in doğmasının ‘mucize’ olduğu söylenir. Fakat felsefi bir sorun olarak burada ele alacağımız mucizeler, Tanrı tarafından oluşturulan ‘olağanüstü olaylar’ ile ilgilidir. O zaman, bu kitapta kullanıldığı anlamıyla mucizeleri şu iki özelliği ile tarif edebiliriz:

1. Tanrısal etkinliğin sonucu olmaları
2. Olağanüstü olmaları

Mucizeler ile ilgili önemli bir sorun, ikinci maddedeki ‘olağanüstülüğün’ bazılarınca ‘doğa yasalarının ihlal edilmesi’ olarak tarif edilmesiyle kendini gösterir. Mucizelerin doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak tarifi, felsefe tarihinde David Hume ile özdeşleşmiştir. Hume, doğa yasaları ile ilgili tarifini, mucizelerin oluştuğuyla ilgili iddiaları reddetmek için kullanır. Hume’un argümanına göre doğa yasalarının işleyiş tarzıyla ilgili gözlenen birçok delile karşı, bu yasaların ihlal edildiğine dair bireylerin tarihsel tanıklıkları hiçbir zaman ikna edici olamaz. Aslında Hume, mucizelerle ilgili tanıklıklara güvenilemeyeceği dışında, mucizelerin oluşmasının ‘imkansız olduğunu’ söylemek istemişse, kendisinin nedensellik ile ilgili eleştirilerine ters düşmüş demektir. Çünkü o, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin zaruri olmadığını ve bu yakıştırmanın insan psikolojisinden kaynaklandığını -sübjektif olduğunu- söylemiştir. Bu konuda sıkça verilen bir örneği tekrarlarsak; bir bilardo topunun diğerine çarpmasından sonra iki bilardo topunun da farklı yerlere doğru hareket ettiğini gözlemleriz, bu olayın her tekrarlanışında aynı gözlemi yapmamızdan, bu çarpma ve ayrılma olaylarının ‘zaruri’ bir ilişkiden kaynaklandığını düşünürüz. Oysa Hume’a göre doğada böylesi zaruretlerin olduğunu iddia edemeyiz, bu sadece ‘A’ ve ‘B’ olgularını sürekli bir arada görmemizden kaynaklanmaktadır; zihin, dış dünyaya haksız bir şekilde böyle bir özellik yüklemektedir.

Eğer neden ile sonuç arasındaki ilişki zaruri değilse, mucizeleri, nasıl doğa yasalarına aykırı olarak tarif ederek, onları reddedebiliriz? Neden-sonuç arası ilişki zaruri değilse, herhangi bir doğa yasasının varlığı tespit edilemeyecek olduğundan, ‘doğa yasasının ihlali’ kavramı anlamsızlaşacaktır. Nitekim Gazzali, mucizelerin imkanını temellendirmek için, nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı çıkmıştır. Gazzali, su içmek ve suya kanmak, yemek ve doymak, ilaç ve iyileşmek, ateşin dokunması ve pamuğun yanması arasındaki ilişkinin zaruri olmadığını, bunlar arasındaki ilişkinin zaruri zannedilmesinin kişilerin alışkanlıklarından kaynaklandığını söylemiştir. Gazzali, Tanrı’nın yaratması sayesinde, nedenlerin sonuçları meydana getirdiğini savunur; böyle olunca, örneğin ateşin (nedenin), yakmayabileceğini (zaruri olarak bu sonucu vermeyeceğini) anlarız ki; bu da Kuran’da anlatılan, Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması ‘mucize’sini anlamamızı kolaylaştırır.

Malebranche da nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı çıkmış -bu konuyla ilgili fikirleriyle Hume’u önemli şekilde etkilemiştir- ve Tanrı’nın nedenle sonuç arasındaki bağı kurduğunu savunmuştur. Fakat nedenle sonucun arasındaki ilişkinin zaruretini reddedip, Tanrıyı, nedenle sonuç arasındaki ilişkiyi kuran Güç olarak tanımlayan, bahsedilen okkasyonalist yaklaşımları savunan felsefecilere karşı Hume; nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı eleştirilerini, agnostik felsefesi adına yaptı. Einstein, Hume’un yaklaşımlarını kabul edersek, tüm düşüncelerimizden vazgeçmemiz gerektiğini söyler. Konumuz açısından önemli olan nokta ise Hume’un bu yaklaşımının, hiçbir doğa yasasının varlığının tespit edilmesine olanak tanımaması ve bu durumda, mucizelerin oluştuğu iddiasına karşı, elde olmayan bir yasanın ihlaline dayanarak karşıt izah yapılamayacağıdır. John Hedley Brooke, Hume’un, mucizelerin varlığının yüksek derecede olanak dışı olduğunu göstermeye çalıştığını, bunun için geçmişle ilgili deneyimin tek tipliliğini argümanı için yeterli kabul ettiğini söyler. Sonuçta, Hume’un bütün felsefesini bir arada ele alırsak (özellikle nedensellikle ilgili bahsedilen eleştirilerini), mucizelerin ‘imkanı’nın reddedilmesinin değil, mucizelerle ilgili ‘tanıklıkların eleştirilmesi’nin onun felsefesinin gereği olduğunu söyleyebiliriz.

Hume’un yaklaşımından yola çıkarak mucizelerin varlığını inkar etmenin kısır döngülü bir mantık olduğunu söyleyenler olmuştur: Mucizeleri böylesi bir yaklaşımla inkar edenler, doğa hakkındaki tek tip tecrübemize dayanarak iddialarını desteklemeye çalışırlar. Bu tek tip tecrübenin doğruluğunu ise ancak kişisel tanıklıkların yanlış olduğunu biliyorsak iddia edebiliriz. Kişisel tanıklıkların yanlış olduğu ise mucizelerin olmadığı kanaatine dayanır. Hume’un yaklaşımının terse döndürülebileceği ve eğer yeterince güvenilir sayıda tanık varsa, mucizelerin varlığına inanmamız gerektiği şeklinde, bu yaklaşımın kullanılabileceği de ifade edilmiştir. Hume’un mucizelerle ilgili olarak, doğa yasalarının işleyişine aykırı olgular için kişisel tanıklıklara güvenilemeyeceği ile ilgili itirazı, bir yandan eleştirilirken, diğer yandan geçtiğimiz yüzyılda birçok kişi tarafından kullanılmış ve Antony Flew gibi din felsefecileri tarafından tekrarlanmıştır.

Teistler ile ateistler arasında, mucizelerin teizmi destek-leyen bir delil olup olamayacağından ziyade, mucizelerin gerçekleşmiş olup olmadığı daha önemli bir sorundur. Bu ise mucizelerin varlığına inanmamız için hangi rasyonel sebeplerin olduğu gibi bir soru karşımıza çıkarır ki bu soru, özellikle epistemoloji ile bağlantılıdır. Burada mucizelere yapılan üç itiraz karşımıza çıkar: Bunların birincisi, doğadaki işleyişin düzenine karşı kişisel tanıklıklara güvenemeyeceğimizdir; bu, Hume’un itirazıdır. İkincisi, mucizelerin, doğa yasalarının ihlali olarak gerçekleştiğini -ihlale pozitif anlam yükleyerek- savunanlara karşı, doğa yasalarının yanlış bilindiğinin iddia edilmesidir. Üçüncüsü, ortaya çıkan olağanüstü olgunun kabulüne karşı, bunun bir anomali olduğunun ve Tanrısal etkinlikle ilgisinin olmadığının söylenmesidir.

Bu itirazlara karşı, Humecu yaklaşımın daha ziyade doğrudan tanıklıklara karşı bir itiraz olduğu, oysa ‘dolaylı deliller’in de olabileceği söylenmiştir: Biri öldürüldüğünde de sadece öldürme olayının gözlemlenmesi değil, katilin parmak izleri veya öldürme eyleminden kısa süre önceki maktulle kavgaları da delil kabul edilmektedir. Bu görüşü savunanlara göre örneğin, kutsal metinlerde bahsedilen kavimlerin yok oluşuna tanık olmayanlar, bu kavimlerin olduğu bölgelerdeki arkeolojik kazılarda elde ettikleri belgelerle -doğrudan tanıklıklar dışındaki dolaylı delillerle- kutsal metinler arasındaki uyumu, kutsal metinlerde anlatılanlara inanmak için bir delil olarak görebilirler. Mucizeleri, doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak temellendirmek isteyenlere karşı getirilen ‘doğa yasalarını tam olarak bilmediğimiz veya yanlış bildiğimiz’ itirazı ise değiştirilerek, Hume’a karşı da kullanılabilir. Buna göre geçmişteki doğanın işleyişiyle ilgili deneyimimizin, doğa yasalarını tam olarak bildiğimizi gösteremeyeceği ve mucizelerle ilgili tanıklıkları reddetmek için yeter sebep olamayacağı söylenebilir.

Ayrıca tektanrılı dinlere inananların, herhangi bir anoma-linin mucize olduğunu iddia etmedikleri, yazılı vahiy veya gelenek gibi kaynaklara dayanarak, Tanrı’nın etkinlikleri ile ilgili İlahi davranış kalıpları’ bulunduğuna inandıkları ve mucize olduğu iddia edilen olguların, bu ‘davranış kalıpları’ ile ilgili olduğuna dikkat edilmelidir. Örneğin bir sebze yetiştiricisi, ektiği tohum birkaç saat içinde olgun bir meyveye dönüşürse, kolay kolay buna dinsel anlamda ‘mucize’ demeyecektir, çünkü bu sıradışı fenomenin oturacağı bir İlahi davranış kalıbı’ aklına gelmeyecektir; Tanrı’nın doğrudan etkisiyle bu fenomeni ilişkilendirmeyecektir. Ama Hz. Musa’ya denizin yarılması; tam olarak da peygamberlik iddiasındaki Hz. Musa ve onun bu iddiasıyla ilgili vazifesiyle ilişkili bir şekilde, tam olarak gerekli anda gerçekleştiği için ‘mucize’ olarak nitelenecektir. Burada gerçekleşen olay İlahi davranış kalıbı’ ile ilgili beklentileri karşılar ve bu herhangi bir anomali iddiasıyla mucize arasındaki önemli farkı gösterir. Mucizenin ortaya çıktığı dinsel-tarihi ortam, mucizenin tanımlanması için kritik öneme sahiptir. Belirli kişilerle ilişkili, belirli ortam ve zamanda olan, İlahi davranış kalıbı’ ile ilgili beklentilere uygun, olağanüstü fenomen olmaktan dolayı ‘mucize’ diğer olağandışı fenomenlerden (anomalilerden) ayrılır.

ÖNCEKİ YAZI: 4. BÖLÜM TANITIMI

SONRAKİ YAZI: 4.2. MUCİZELER SORUNUNA DOĞRU YAKLAŞIMI BELİRLEMEK

Read More

1.1. MİKRO SEVİYEYE DAİR İLK GÖRÜŞLER: ATOMCULUK

Düşünce tarihindeki mikro seviyeye dair ilk görüşler felsefe alanından geldi. 2500 yıl kadar önce İlkçağ felsefinde ortaya konan Atomculuk, bu konuda bilinen ilk felsefi görüştür. Bir ontoloji kavramı olarak bu öğretiyi ilk olarak Leukippos’un geliştirdiği kabul edilmektedir. Sistematik olarak bu teoriyi ilk ortaya koyan kişinin ise Demokritos olduğu hususunda görüş birliği bulunmaktadır. Bu görüşe göre maddenin kendisinden oluştuğu, görünmeyen ve bölünemeyen en küçük birim olan atomlar, ezeli ve ebedidirler; var olan her şey boşluğa dağılmış olan atomlardan ibarettir. Sonsuz sayıdaki atomların birbirlerinden farklı büyüklük ve şekilleri vardır; maddi dünyadaki tüm farklı özellikler, atomlardaki bu farklılıklardan çıkarsanabilir. Değişim denilen olay, sadece atomların birleşmesi ve ayrılmasıdır. Yalnız atomlar gerçektirler, bunlar dışındaki şeylerin varlığı sadece düşseldir. Atomculuk anlayışıyla, mekanik nedensellikle işleyen bir dünya anlayışı savunulmuştur. Atina’da kurulmuş bir felsefe okuluna sahip olan Epikuros, atomların biçimlerinin sonsuz olmadığı ve kendiliklerinden ağırlık taşıdıkları gibi bazı düşünceleriyle Demokritos’tan ayrılmış olsa da; Demokritos’un Atomcu felsefesinin temel öğretilerinin yayılmasındaki en büyük pay sahibi kişi Epikuros’tur. Materyalist Atomcu görüşü benimseyen diğer ünlü bir isim ise Lukretius olmuştur. Atomculukla ilgili görüşler sadece materyalist düşünürler tarafından savunulmamıştır; İslam düşüncesinin içerisinde bazı kelamcılar da Grek Atomculuğu’nun ezelilik ve sonsuz sayıda olma fikirlerine karşı çıkarak, Tanrı’nın etkinliğine açık bir Atomculuğu savunmuşlardır. Atomculuk öğretisinde, maddenin, gözle görülemeyen ve bölünemeyen en küçük parçacıklarına ‘atom’ denilmiştir. Oysa günümüzde ‘atom’ olarak adlandırılan maddenin küçük birimi altında proton ve nötron gibi parçacıklar, onların altında ise kuarklar keşfedilmiştir ve hatta bunların altında da alt-parçacıklar olmasının mümkün olduğu tahmin edilmektedir. Bu yüzden, Atomculuk öğretisindeki, bölünemeyen ve metafizik bir kavramlaştırma olan ‘atom’ ile günümüzdeki, fizik bilimlerinin konusu, deney ve gözlemlerin objesi olan ‘atomu’ birbirine karıştırmamak gerekir. Bunlar birbirlerinin aynı olmasa da birbirleriyle ilişkilidir. Her iki ‘atom’ kavramı da gözlenen evreni, çıplak gözle gözlenemeyen mikro seviyeden hareketle açıklamak için kullanılmıştır. Atomculuk öğretisindeki felsefi yaklaşım, gözlenemeyen ve sadece spekülasyonun konusu olabilen mikro dünyaya ulaşmadaki yetersizliklerden dolayı gözlenen evreni açıklamakta yetersiz kalmıştır. Fakat, Popper’ın da dikkat çektiği gibi Demokritos’un yaklaşımı; metafizik (yanlışlanamaz) olan bazı hipotezlerin, nasıl anlamlı ve verimli olabileceğini görmemizi sağlar.

Modern fizikle birlikte mikro dünyaya ulaşım olanakla-rının artmasıyla, gözlenen evrendeki bütün olguları, mikro dünyaya indirgeyebilme ideali hiç umulmayan zorluklarla yüzleşmiştir. Modern fiziğin makroya dair en önemli teorisiyle (izafiyet teorisi), mikroya dair en önemli teorisi (kuantum teorisi) arasındaki uyumsuzluk ve daha sonra göreceğimiz başka sorunlar, mikro dünyaya indirgemeyle gözlenen evrenin açıklanmasını olanaksız kılmaktadır. Sonuçta Demokritos’un memnun olacağı bir sonucun, modern bilimin atom-altı dünyaya dair teorilerinden çıktığını söyleyemeyiz. Çıplak gözle görülemeyen maddenin mikro seviyesinden hareketle felsefi fikirler oluşturulmasından ancak binlerce yıl sonra mikro seviyeye ait bilimsel görüşler oluşmuştur. Bunun en önemli sebeplerinden biri, mikro dünyaya nüfuz etmeye olanak verecek güçteki mikroskop ve benzeri araçların, düşünce tarihine göre çok yeni olmalarıdır. Mikroskoplar icat edilip geliştirildikçe önce biyoloji ve biyoloji felsefesinde, daha sonraysa mikro fizik ve bu alanla ilgili felsefi konularda çok önemli gelişmeler oldu. Ayrıca CERN11 gibi yüksek seviyede teknoloji ve büyük sermaye ürünü laboratuarların kurulması, atom-altı dünyaya dair bilgimizi arttırmıştır ki insanlık tarihine göre bu da çok yenidir. Doğa bilimlerinde oluşan bilimsel birikim, güçlü mikroskop ve yeni laboratuar ortamlarıyla buluşunca atom-altı dünya salt felsefi spekülasyonun konusu olmaktan çıktı ve doğa bilimlerinin ilgi alanına kaydı. Fakat mikro dünya, felsefenin ilgi alanı olmaktan çıkmadı; ancak fark, felsefenin kulağını artık doğa bilimlerinden gelecek verilere kabartmasındadır

ÖNCEKİ YAZI: 1. BÖLÜM

SONRAKİ YAZI: 1.2. ARISTOTELES FİZİĞİ VE KOPERNİK, KEPLER, GALILEO İLE DEĞİŞİM

Read More
?>