5.4. DUALİZM VE ZUHUR ETME İLE ÖZGÜR İRADENİN AÇIKLANMASI

İnsan zihninin, fiziki dünyada rol oynayan yasalara bağımlı olmadığını, bunun ise insan zihninin maddeden farklı bir cevher olmasından kaynaklandığını ifade eden dualist yaklaşımı benimsemek daha önce değindiğimiz gibi libertaryan yaklaşım adına ileri sürülmüştür. Dualizm, felsefe tarihindeki birçok ünlü isim tarafından savunulmuştur. Platon, dualizmin en önemli temsilcilerinden birisidir ve onun, öğrenmeyi, önceki bilgilerimizin hatırlanması olarak tarif eden epistemolojik yaklaşımı da dualist yaklaşımıyla ilişkilidir. İbn Sina, sanki havada asılıymışız ve vücudumuzun parçalarını göremiyor ve hissedemiyormuşuz gibi hayal etmemizi ister; bu durumda bile kendi varlığımızı ispat edebilecek olmamızın, maddi beden dışında ayrı bir cevher olan ruhun varlığını ispat ettiğini söyler. Felsefe tarihinde dualizm fikriyle en çok özdeşleştirilmiş kişi olan Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle kendi varlığını kanıtlarken, en kesin bilgi olarak gördüğü kendi varlığıyla kastettiği, bedeninden ayrı bir cevher olan ruhudur (zihnidir). İçinde bulunduğumuz dönemde, dualist yaklaşımın hem felsefeciler hem de teologlar arasında eski popülaritesini kaybettiği söylenebilir. Fakat, günümüzde de Swinburne gibi bir ünlü din felsefecisi, dualizmi savunmakta, bilimin, zihinsel özellikleri açıklayamadığını, zihinsel özelliklerin ayrı bir cevherle bağlantılı olduğunu ve bu cevherin, bilinç ve özgür irade gibi özelliklerin kaynağı olduğunu dile getirmektedir.

Binlerce yıllık uzun bir süreçteki teist düşünürlerin çoğunluğunun dualist yaklaşımı benimsediği söylenebilir. Fakat buna karşın, birçok teist düşünür, kutsal metinlerde geçen ve ‘ayrı cevher anlamında ruh’ manası verilen ifadelerden, ayrı bir cevher anlamı çıkartmaya gerek olmadığını ve ‘maddi bedenden ayrı bir cevher anlamında ruh’a inanmanın teist dinlerin teolojileri açısından bir zaruret olmadığını savunmuşlardır. Örneğin, John Green, Eski Ahit ve Yeni Ahit’te geçen ifadeleri teker teker inceler ve bunların ontolojik açıdan farklı bir cevheri nitelediği iddiasının, kullanılan bu ifadelerin anlamından çıkarsanamayacağını savunur.

Turan Koç ise Kuran’da, insanın, iki ayrı cevherden oluştuğuna dair açık bir ifadenin olmadığını belirtir. ‘Cevher’ diye bir kavram, bahsedilen kutsal metinlerde yoktur; bu kavram özellikle Eski Yunan’dan ithal edilerek Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dünyada kullanılmıştır. Sonuçta kutsal metinlere dayanarak ‘ruh’un ayrı bir cevher olduğuna dair kesin bir yargıda bulunulamaz. Nitekim, İsmail Hakkı İzmirli de ‘ruh’un mahiyeti ve hakikatiyle ilgili nasıl inanılırsa inanılsın, tevhide ters bir inanç meydana gelmeyeceğini söylemiştir.

Bilimin, bütün gerçek problemleri çözmede, nesnelerin ve olayların gerçeğini öğrenmede yegane yol olduğunu söyleyen ‘bilimciliğin’ en önemli özelliklerinden birisi indirgemeciliği benimsemek olmuştur. Materyalist-bilimci yaklaşımın ideali, tüm fenomenlerin maddenin en küçük parçacıklarına indirgenerek açıklanmasıdır. Buna göre zihinsel deneyimler nöronlardaki olgulara, nöronlardaki olgular hücre içi olaylara, hücre içi olaylar ise en sonunda atom seviyesine indirgenerek açıklanacaklardır. Dualizmi savunanlar yakla-şımlarını genelde bilincin maddeye indirgenememesine dayandırmaktadırlar. Fakat, zihnin maddi süreçlere indirgenemediğini savunanlar için, dualizmi tercih etmek dışında bir yol daha vardır; o da zihnin ‘zuhur eden’ (emergent) bir fenomen olduğunu savunmaktır. ‘Zuhur etme’ ile ilgili yaklaşımlarda, bütünün kendini oluşturan parçalardan daha fazla bir şey olduğu ve bu yüzden kendini oluşturan parçalar tarafından açıklanamayacağı savunulur. Buna göre zihin; dualistlerin iddia ettiği gibi iki ayrı cevherden oluşmadığı gibi, materyalistlerin arzu ettiği şekilde indirgemeci bir yaklaşımla da açıklanamaz. Daha önce gördüğümüz gibi kuantum teorisi, materyalizmin indirgemecilik konusundaki idealine önemli bir darbe vurmuştur; bu teoriyle beraber bir atomun bile elektron, proton gibi parçacıklarına indirgenerek açıklanmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Pauli Dışarlama İlkesi ve yerel olmayan nedensellik gibi kuantum teorisindeki olgular, indirgemeciliğe karşı bütünselliği ön plana çıkartan epistemolojik bir yaklaşımı desteklemektedir. Bu ise kuantum teorisinin ‘objektif seçenekler’in varlığının savunulmasını mümkün kılması dışında da özgür irade sorunu açısından önemli olduğunu göstermektedir. Fakat, kuantum teorisinin buradaki rolü dolaylıdır; kuantum teorisi indirgenmesi mümkün olmayacak şekilde bütünselliği desteklemekte; bütünsellik ise ‘zuhur etme’ yaklaşımlarını desteklemekte, ‘zuhur etme’ yaklaşımlarında ise zihnin determinizmden bağımsız olduğu ve özgür iradeye kaynaklık ettiği savunulmaktadır.

İndirgemeciliğin kuantum seviyesindeki başarısızlığının yanında, zihinsel olayların nöron faaliyetlerine indirgenmesi de mümkün olamamıştır. İnsan zihnini ‘zuhur eden’ bir fenomen olarak görenler, insan zihninde, zihni oluşturan parçalarda olmayan özelliklerin var olduğunu savunurlar. Ayrıca ‘indirgemeci olmayan fizikalizm’ (nonreductive physicalism) diye nitelenerek de insan zihninin maddi süreçlere ve yasalara indirgenemeyeceği, insan zihninin iki cevherden oluşmasa da iki ayrı görünümü olduğu savunulmuştur. Böylesi yaklaşımlar, determinist bir evrende bile, maddeye ve maddi evreni tanımlayan yasalara indirgenemeyen zihnin, maddi evreni tanımlayan yasalardan farklı özelliklere, örneğin özgür iradeye sahip olduğunun savunulmasını dualizm benimsenmeden mümkün kılmaktadır.

Görüldüğü gibi, libertaryan yaklaşımı savunanların bir kısmı, dualizm veya zuhur etme gibi yaklaşımlarla insan zihninin determinizmden bağımsız olduğunu ve insanların özgür iradeye sahip olduğunu savunmuşlardır. Böyle olunca, böylesi bir yaklaşımı benimseyenler için, kuantum teorisinin indeterminist yorumuna ihtiyaç olmaksızın libertaryan anlamda özgür iradenin varlığını savunmak mümkündür. Kısacası, dualizm ve zuhur etme gibi yaklaşımları benimsemek, libertaryan özgür irade savunucuları için kuantum teorisi dışındaki alternatiflerdir. Fakat, kuantum teorisiyle ortaya çıkan indeterminizme atıf yapmanın, libertaryan anlamda özgür iradenin varlığını temellendirme hususunda, tercih edilmesi gerekli yol olduğunu düşünen teolog ve felsefeciler de bulunmaktadır.

 

ÖNCEKİ YAZI: 5.3. DETERMİNİZM VE ÖZGÜR İRADE

SONRAKİ YAZI: 5.5. KUANTUM TEORİSİNE FARKLI YAKLAŞIMLAR VE ÖZGÜR İRADE

Read More

5.3. DETERMİNİZM VE ÖZGÜR İRADE

Özellikle determinist evren modelinin, 17. yüzyılda bilime hakim görüş olmasının sonrasında, determinizmin ve özgür iradenin uyuşup uyuşmadığı ile ilgili sorun, felsefi ve teolojik tartışmalarda büyük ilgi toplamıştır. 20. yüzyılda ortaya konan kuantum teorisinde açığa çıkan indeterminizm, bilimsel determinizm iddialarının yanlış olduğunun bilim alanındaki en önemli dayanağı olmuştur. Bu ise ‘bilimsel determinizm’i apriori olarak doğru kabul edip özgür irade sorununu tartışanların yaklaşımlarının yanlış olduğu anlamına gelir. Determinizm ile özgür irade arası ilişkinin nasıl kurulduğunu belirlemek; özgür irade ve bağlantılı olduğu kötülük sorunu, ahlak ve varoluşçuluk gibi birçok sorun ve alan açısından önemlidir. Determinizm ve özgür irade arasındaki ilişki üç şekilde kurulmuştur:

1. Katı Determinizm (Hard determinism):

Kant, ünlü antinomilerinin üçüncüsünde, determinizm ve özgür irade arasındaki çatışkıya değinir. Üçüncü antinomi şöyledir:

Tez: Doğa yasalarına göre işleyen nedensellik, fenomenler dünyasını meydana getiren tek nedensellik mekanizması değildir. Ayrıca özgürlükten doğan bir nedensellik de fenomenler dünyasının açıklanması için zaruridir.

Antitez: Özgürlük diye bir şey yoktur; dünyadaki her şey sadece doğa yasaları çerçevesinde oluşur.
Kant, ‘saf aklın’ özgürlüğü ispatlayamayacağı (bu antinominin nasıl çözüleceğini gösteremeyeceği) kanaatindedir, ama ahlak teorisi için özgürlüğe muhtaçtır. Sonuçta Kant, özgürlüğün numen aleme ait olduğunu, determinizmin fenomenler alemine ait olduğunu söyleyerek, bahsedilen antinominin kendince çözümünü yapar. Fakat birçok kişi için, numen alem için ayrı bir hakikat, fenomenler alemi için ayrı bir hakikat kabul etmek mümkün değildir. Determinizmin ve özgür iradenin çelişkili gözükmesi üzerine, bu ikisinden birinin varlığını inkar etmek, akla gelen ilk strateji olmuştur. ‘Katı determinizm’ taraftarları, böylesi bir stratejiyi benimseyerek, determinizmi kabul etmiş ve özgür iradeyi inkar etmişlerdir.

Özgür iradenin inkar edilmesi, kötülük sorununa karşı yaklaşımlarında özgür iradeye merkezi bir rol verenler için ciddi bir sorundur. Ayrıca özgür iradenin olmadığı yerde ahlaktan, iyi-kötü veya doğru-yanlış davranışlardan nasıl bahsedileceği de ayrı bir sorundur. (Bu sorun teistler için olduğu kadar ateistler için de geçerlidir.) Sorumluluk özgürlükten doğar, yani insanın ahlaki yasayı çiğneyecek gücü olması onu sorumlu kılar. Tektanrılı dinlerin eskatolojilerinde ölümden sonra hesap verileceğine inanç mevcuttur; özgür iradenin varlığına inanç yitirilirse, insanların nasıl sorumlu olup hesap vereceklerini anlamada da önemli güçlükler çıkacaktır. Bu güçlüklere rağmen teist dinlerdeki kimi mezheplerin, insanlarda özgür iradenin olmadığı fikrini savundukları da unutulmamalıdır.

Sistemli bir şekilde ‘bilimsel determinizm’i ilk ifade eden kişi olarak Laplace gösterilir. Laplace’a göre, evrenin bütün parçacıklarının belli bir andaki konum ve hızlarına dair bütün ayrıntıları bilen üstün bir zeka (Laplace’ın cini: Laplace’s demon), evrenin geçmişine ve geleceğine dair her şeyi bilebilir. Laplace, determinizmi, dinin değil, fakat bilimin bir gerçeği olarak savunmuştur. Evreni, kendi dışından müdahale almayan bir alan olarak kabul eden natüralist felsefe ile madde dışında hiçbir cevher bulunmadığını savunan materyalist felsefe ve Laplace’ın determinist yaklaşımı birleştirilirse; geleceğin, evrenin başlangıç anından belli olduğu ‘materyalist-kaderci bir anlayış’ kaçınılmaz olacaktır. Böylesi determinist bir anlayışı, birçok ateist ve agnostik, özgür iradenin varlığına tehdit oluşturduğu için sorun olarak görmüşlerdir. Önceden ne yapacağı belirlenmiş bir insanın, eğer bir şeyi çalacağı belli ise ve bunun aksini hiçbir şekilde gerçekleştirmesi mümkün değilse, bu hırsızlık fiilini işleyen kişinin nasıl sorumlu tutulacağı, ateistler ve agnostikler için de bir sorundur.

Ayrıca varoluşçuların birçoğu için de bu ciddi bir sorundur. Örneğin Sartre, özgürlüğü insanlar için kaçınılmaz bir özellik olarak görür ve ‘insanın kendini inşa ettiği’ni iddia eder. ‘Determinizmin insanı inşa ettiği’ iddiası, Sartre’ın bu yaklaşımına karşı ciddi bir tehdit değil midir?

2.   Ilımlı Determinizm (Soft Determinism):

 ‘Katı determinizm’ taraftarlarının özgür iradenin varlığını inkar etmelerine karşı, insan ruhunun ayrı bir cevher olduğunu ve determinizme bağlı olmadığını veya kuantum teorisinin, indeterminizmin, evrenin gerçek yapısı olduğunu gösterdiğini söyleyerek ‘katı determinizm’e karşı çıkanlar olmuştur. (Bu yaklaşımı bir sonraki maddede inceleyeceğiz.) Fakat, determinizm ve özgür irade arasında ortaya çıktığı söylenen çatışkıda; ya determinizmi ya da özgür iradeyi inkar etmek dışında bir alternatifin benimsenmediği sanılmamalıdır. Birçok kişi, aslında böylesi bir çatışkının olmadığını, determinizmin ve özgür iradenin birbirleriyle bağdaşabileceğini (bu anlayış bağdaşırcûık/compatibilism olarak da anılır) savunmuşlardır. Bu anlayışı benimseyecek biri için, kuantum teorisindeki indeterminizmin, özgür iradenin varlığını mümkün kılıp kılmadığının bir önemi kalmamaktadır.

Bağdaşıra görüşü benimseyen biri, bir eylemin özgür olarak nitelenebilmesi için, o eylemin, bireyin iradesiyle gerçekleştirilmiş olmasını yeterli görür; eylemi oluşturan bireyin, başka türlü irade edip edemeyeceği hususunu, özgür irade için sorun olarak görmez. Buna göre, bir hapishanede zorla bulaşık yıkatılan kişi özgür eylem gerçekleştirmez; ama determinizmin belirlediği karakteriyle bir kişi, evinde, ‘kaçınılmaz olarak’ (aksi bir şıkkın olması determinizmin oluşturduğu yapıdan dolayı mümkün değilse de) bulaşık yıkıyorsa, madem ki bu kişiyi zorlayan bir kişi veya bir kurum yoktur, evinde bulaşık yıkayan kişi özgürdür (determinizme rağmen). Bu tarife göre “Bunu özgür irademle yaptım” ifadesiyle, dışarıdan bir zorlama olmadığını kastederiz; fakat bununla, eylemi gerçekleştirmek için hiçbir motivasyon kaynağımızın olmadığını veya determinizmin karakterimizi belirlemesiyle eylemimizin belirlenmediğini savunmayız.

Theodore Sider ‘ılımlı determinist’ yaklaşımın, katı determinizme ve libertaryan yaklaşıma tercih edilir olduğunu bu görüşün güçlükleri olduğunu kabul etmesine rağmen savunmaktadır. Sider, determinizmin ve özgür iradenin birbirleriyle çelişkili olduğunu savunan bağdaşmazcı her iki görüşe karşı, kendi savunduğu bağdaşırcı görüşünü şöyle bir örnekle kabul ettirmeye çalışır: Sider, bir çocuğun, televizyondan ve etrafından ‘erkekler ağlamaz’ diye bir görüş edindiğini ve bir gün babasının ağladığını gördüğünü düşünmemizi ister. Sider, bu durumda çocuğun, babasının erkek olmadığına mı; yoksa babasının, gözüne kaçan soğan yüzünden gözlerinin yaşardığına, fakat ağlamadığına mı inanması gerektiğini sorar. Sonuçta Sider, çocuğun kavramla-rındaki hataları düzeltmesi gerektiğini, böylece erkeklik ile ağlamanın ‘bağdaşır’ olduğunu göreceğini söyler. Sider’in amacı, kafamızdaki özgür irade kavramında düzeltmeler yapabilirsek tek alternatif olduğuna inandığı bağdaşırcı bir görüşe ulaşabileceğimizi göstermektir.

Birçok ünlü düşünür ‘ılımlı determinizm’i savunmuştur. Bunlar arasında özgürlüğü otonom olmayla özdeşleştiren Stoacılar; ayrıca özgürlüğü kendi arzularına göre hareket etmeyle özdeşleştiren Thomas Hobbes ve John Locke gibi isimler vardır. Yakın dönemde ise Daniel Dennett ve Donald Davidson gibi isimler bu anlayışı savunmuşlardır. Ilımlı determinizm görüşünü, hem teizm adına hem de ateizm adına savunanlar olmuştur. Aynı şekilde, önceki maddede incelenen katı determinizmi ve sonraki maddede incelenecek olan libertaryan anlayışı da hem teizm hem de ateizm adına savunanlar olmuştur. Görüldüğü gibi, özgür irade sorunu, sadece teizm ile ateizm arasındaki itilaflara konu olan bir sorun olmamıştır; bu konuda, teizm adına ileri sürülen teolojilerin birbirlerinden, ateist düşünürlerin yaklaşımlarının da birbirlerinden önemli farkları olmuştur.

3.   Libertaryan Yaklaşım (Libertarianism):

Libertaryan yaklaşım da determinizmin ve özgür iradenin uyuşmaz olduğunu söyleyen bağdaşmazcı bir yaklaşımdır. Fakat libertaryan yaklaşımı benimseyenler, katı deterministlerin özgür iradenin varlığını inkar ederek bağdaşmazlığı çözme girişimlerine karşın, her şeyi belirleyen bir determinizmin varlığını inkar ederler. Descartes’a göre determinizm, özgür irade için bir sorun değildi; çünkü insan ruhu ayrı bir cevherdi ve maddi aleme hakim olan determinizmden bağımsızdı. Ruhun ayrı bir cevher olduğunu veya özgür iradenin insan zihninde ‘zuhur eden’ (emergent) bir fenomen olduğunu söylemek, determinizmden insanın özgür iradesinin etkilenmediğini savunmak için alternatiflerdir. (Bu konuyu ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı ele alacağız.)

Diğer bir yolsa, indeterminizmin evrenin gerçek yapısı olduğunu söylemektir; bilimsel alanda ‘objektif indeterminizm’ iddiasını barındıran yegane teori olan kuantum teorisinin tartışma için önemli olduğu yer burasıdır. Libertaryan özgürlük anlayışını benimseyenler, bir eylemin, ancak eylem öncesi koşullar tarafından ‘determine edilmemişse’ özgür olduğunu savunurlar. Buna göre, eylemi işleyen kişi, eğer başka türlü eylemde bulunabilme şansına sahipse (bütün önceki koşullar sabitken bile) özgürlükten bahsedilebilir: Determinizm, eylemi işleyene alternatif seçenekler bırakmayacağı için; indeterminizm, libertaryan yaklaşımı benimseyenlerce, özgür iradenin zorunlu şartı olarak kabul edilmiştir. Tracy, indeterminizmin, özgür iradenin zorunlu şartı olduğunu savunurken, yeterli şartı olmadığını da belirtir. Tracy, eylemi gerçekleştiren kişinin, kendi eylemini belirleyecek kapasitesinin (capacity for self-determination) olmasını da özgür eylem için bir şart olarak sayar.

Kuantum teorisinde ortaya çıkan indeterminizmin varlığını kabul eden herkesin, libertaryan özgür iradenin varlığını kabul ettiği s anılmamalıdır. Örneğin John Searle, atom seviyesinde ortaya çıkan indeterminizmin, insan bedeni gibi makro bir yapı için önemli olmadığını düşünür. Searle’ün burada atıf yaptığı düşünce ‘büyük sayıların yasası’ (the law of large numbers) ile ilgilidir; buna göre mikro seviyedeki indeterminizmle ortaya çıkan olasılıkların, katrilyonlarca atomlardan oluşan yapılarda bir önemi kalmamaktadır. Buna karşılık, Searle’ün, hatalı bir analoji kurduğu; eğer insan bedenin organizasyonu, bir bilardo topu gibi olsaydı haklı olabileceği, fakat böyle olmadığı için haksız olduğu söylenebilir: İnsanın ayırt edici özelliği olan bilinciyle, kendi kendini belirleme özelliğine sahip olduğu, bu yüzden bir bilardo topuyla bir tutulamayacağına dikkat edilmelidir. Ayrıca Searl’e cevap olarak, atom seviyesindeki indeterminizmle, üst seviyedeki özgürlüğün sihirli bir şekilde ortaya çıktığının iddia edilmediği; fakat kuantum indeterminizminin gösterdiği gibi, mikro seviyedeki parçacıkların kesin olarak belirlenme-miş oldukları,bu yüzden de zihnin etkilerine açık oldukları ve zihnin ise bunlara etki etmek suretiyle, farklı seçeneklerden birini gerçekleştirebileceği söylenebilir.

Kuantum teorisindeki belirsizlikler (ontolojik olasılıklar), libertaryan yaklaşıma uygun bir şekilde, bir kişinin farklı olasılıklardan birisini gerçekleştirme şansı olduğunun gösterilebilmesi için önemlidir. Böylece Tanrı’nın, kuantum belirsizliklerini belirleyerek evrene etkilerde bulunduğu (mucizeleri bile böyle gerçekleştirdiği) savunulabileceği gibi; özgür iradeli insanların da kuantum belirsizliklerini belirleyerek, karşılarına çıkan farklı alternatifler arasından seçim yaptıkları savunulabilir.

Konumuz açısından önemli olan husus, kuantum teorisinin birbirleriyle bağlantılı olan kötülük sorunu ve özgür irade sorunları açısından önemini abartmadan ve küçümsemeden belirlemektir. Kötülük sorununun açıklanmasında özgür iradeye verilen değere göre, kuantum teorisinin sorun açısından önemi artmakta veya azaltmaktadır. Özgür irade hakkındaki yaklaşımlarda ise evreni determinist bir şekilde yorumlayanlara (kuantum teorisini Einsteincı bir yaklaşımla değerlendirenlere) göre, kuantum teorisinin, özgür irade sorunu açısından bir önemi bulunmamaktadır. Ilımlı determinizmle özgür iradenin ve determinizmin bağdaşır olduğunu savunanlar için de kuantum teorisinin ciddi bir önemi kalmamaktadır. Özgür irade sorununda kuantum teorisine önem atfeden libertaryan yaklaşım olmuştur. Fakat libertaryan yaklaşım için, dualizmi ve zuhur etmeyi kabul etmek gibi birazdan bu konuyu işleyeceğiz determinizme karşı başka alternatifler de vardır. Diğer yandan kötülük sorununun açıklanmasında özgür iradeye yapılan atıfların özel bir yeri olduğu ve kuantum teorisinin, determinizme karşı indeterminizmin savunulmasını mümkün kılan, modern bilimdeki çok temel bir teori olduğu ile determinizmin evrenin gerçek yapısı olup olmadığının özgür irade tartışmalarında çok kritik bir yeri olduğu hatırlanmalıdır. Eğer tüm bunları bir arada değerlendirirsek, kuantum teorisinin bahsedilen sorunlar açısından önemini ‘abartmadan ve küçümsemeden’ tespit etmeyi başarabiliriz.

ÖNCEKİ YAZI: 5.2. KÖTÜLÜK SORUNU VE ONTOLOJİ

SONRAKİ YAZI: 5.4. DUALİZM VE ZUHUR ETME İLE ÖZGÜR İRADENİN AÇIKLANMASI

Read More

5.2. KÖTÜLÜK SORUNU VE ONTOLOJİ

Buraya kadar kötülük sorununa birçok farklı cevabın verildiğini ve özgür iradeye vurgu yapmanın, verilen farklı cevaplarda en önemli unsur olduğunu gördük. Ayrıca özgür iradeye kötülük sorununun açıklanmasında yer veren düşünürlerin birbirlerinden farklı yaklaşımları olduğunu da tespit etmeye çalıştık. Bu hususları belirlememiz konumuz açısından önemlidir; çünkü kuantum teorisi özgür irade sorunuyla ve dolayısıyla kötülük sorunuyla ilgilidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus; kötülük sorunu ile ilgili yaklaşımlarda, özgür iradeye verilen rol merkezden ne kadar uzaklaşırsa, kuantum teorisinin bu konu açısından öneminin o kadar azalacak olmasıdır. Eğer bir kişi özgür iradenin varlığını kötülük sorununun açıklanmasında hiç önemli görmüyorsa, muhtemelen kuantum teorisinin bu konuyla hiçbir ilgisinin olmadığını baştan düşünecektir.

Ayrıca kötülükler genelde ahlaki kötülük ve doğal kötülük olarak ikiye ayrılıp incelenir. Ahlaki kötülükler hır-sızlık, öldürme, sahtekarlık, cimrilik gibi insanların özgür iradeleriyle ilişkilendirilen fiilleri ve kötü karakter özellik-leridir. Doğal kötülükler ise selleri, yangınları, kanser gibi hastalıkları, körlük, sağırlık gibi durumları ifade eder. Bunlardan ahlaki kötülüklerin özgür irade sorunuyla ilgisi açıkça gözükmektedir. Doğal kötülükleri özgür iradeyle ilişkilendirerek açıklamaya çalışanlar olsa da, buradaki bağlantı ahlaki kötülükler kadar açık değildir. Bu yüzden, kuantum teorisinin bu konudaki tartışmaya girmesinin, daha çok ahlaki kötülükler ile ilişkili olduğunun baştan tespit edilmesi faydalı olacaktır.

Kuantum teorisinin, özgür irade ve dolayısıyla kötülük sorunu açısından göz önünde bulundurulmasını önemli bulsak da; geniş bir alanla ilgili kötülük sorununun, bu kitapta ele aldığımızdan çok daha geniş bir çalışmayı hak ettiği bilinmelidir. Bu soruna bütün ayrıntılarıyla giremesek de, Tanrı’nın neden kötülüğü yaratmayı seçtiğiyle ilgili bütün hikmetleri bilemeyeceğimiz kanaatinde olduğumuzu belirtmek istiyoruz. İbn Sina’nın “Az kötülük için çok iyilik terk edilmez” ilkesi de, Augustineci özgür irade merkezli açıklamalar da ‘Tanrısal hikmet’ hakkında bize ipucu verebilir; fakat kötülüğün yaratılmasının hikmetinin tam olarak ne olduğunu belirlememize olanak tanımazlar. Bu yüzden, bizce, bu argümanlardan hangisine sempati duyuluyorsa duyulsun; bu argümanların mutlaka, Tanrısal hikmetleri tam olarak bilemeyeceğimizi vurgulayan bir yaklaşımla birleştirilmesi gerekir. Aslında Stephen Wykstra gibi, kötülüklerin sebebinin anlaşılamamasının, Tanrı’nın varlığını inkar etmek için bir neden olamayacağını söyleyerek, ‘kötülüklerin varlığının nedenine agnostik yaklaşımı’ temel alarak, müstakil argüman üretenler de olmuştur. Wykstra’nın bu yaklaşımı ‘Geçerli Epistemik Ulaşımın Şartı’ (CORNEA: Condition of Reasonable Epistemic Access) olarak bilinir ve kötülüklerin sebebinin görülüp, tespit edilememesinin; bu kötülüklerin maksadı olmadığı görüşünün doğru olduğunun, yeterli delili olamayacağını dile getirir. Wykstra, Tanrı’nın sınırsız aklı ile insan aklı arasındaki derin uçuruma dikkat çekerek argümanını destekler. Bizce, böylesi bir yaklaşımı müstakil bir argüman olarak savunmak yerine, daha önce anılan argümanların birkaçıyla birleştirerek geniş ve mütevazı (müdafaacı) bir argüman oluşturmak, bunda da mutlaka özgür iradeye yer vermek en iyisi olacaktır. Nitekim, Plantinga’nın, müdafaası, bahsettiğimiz tipteki bir yaklaşıma benzemektedir. Plantinga, kitap ve makalelerinde, müdafaacı yaklaşımını ifade ederken, Tanrı’nın hikmetlerine tamamen vakıf olamadığımız için kötülüğün varlık sebebini anlayamamış olabileceğimize de dikkat çekmiştir.

Eğer Tanrı’nın varlığı, kötülük sorunundan bağımsız bir şekilde temellendirilebilirse; bu, Tanrı’ya yer veren bir ontoloji ile kötülük sorununun ele alınmasını, yani kötülük sorununun materyalist ontoloji adına kullanılamamasını sağlayacaktır. Bizce, modern bilimin verileriyle ortaya çıkan İnsancı İlke ‘tasarım delili’ni; Big Bang teorisi ve entropi yasası ise ‘kozmolojik delil’i, yani Tanrı merkezli bir ontolojiyi desteklemektedir. Diğer yandan birçok kişi fideist yaklaşımla veya ontolojik delil gibi farklı yaklaşımlarla ontolojilerinde Tanrı’ya yer vermektedirler. Sonuçta kötülük sorunu ile ilgili tartışma epistemolojik açıdan Tanrı’ya inancımızın geçerli olup olmadığı tartışmasına gelip dayanmaktadır. Bundan da kötülük sorununun, ontoloji ve epistemoloji ile ilgili bütün sistemimizle alakalı olduğu; bütün sistemden yalıtılırsa, kötülük sorununun sağlıklı bir şekilde değerlendirilemeyeceği anlaşılmaktadır.
Sempatiyle baktığımız müdafaacı yaklaşımlar, eğer ateizme karşı bir atakla da desteklenirlerse, teistik yaklaşıma güç katılacağı kanaatindeyiz. Buradaki ‘karşı atak’ ifadesinden kastımız, ateizmin, kötülük sorununun teizm tarafından açıklanamadığı veya kötülük olgusunun teizmle uyuşmadığı iddiasına karşılık; ateizmin de ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu ve ateizmin evrende gözlemlenen iyiliklerin varlığını açıklayamadığı, fakat teizmin bunu başarıyla Tanrı’nın iyiliği ve rahmetiyle açıkladığını gündeme getirmektir. Canlı lar aleminde birçok özgeci (altruist, diğerkam) davranış vardır: Birçok kuşun kendisinin olmayan yavruları beslemesinden, karıncaların ve arıların ayrıntılı bir şekilde belirlenmiş birçok fedakarlık içeren işbölümlerine kadar doğada özgeci davranışlar gözlemlenir. Cansız maddenin ve doğal seleksiyon gibi rekabeti ön plana çıkartan bir mekanizmanın, nasıl olur da ‘iyilik’ olarak niteleyebileceğimiz özgeci davranışları oluşturduğu, ateist-materyalist yaklaşım açısından önemli bir sorundur. William Hamilton’un 1960’lardaki çalışmalarının önemli bir rol oynadığı ‘akraba seleksiyonu’ (kin selection) gibi mekanizmalarla bu özgeci davranışlar açıklanmaya çalışılmıştır. Buna göre, özgeci davranışları gerçekleştiren canlılar, bunu, genlerinin devam ettirilme olasılığını arttırmak için yapmışlardır. Sonuçta ‘zahiren iyilik’ gibi gözüken davranışların, yaşam mücadelesinde ‘gen havuzu’ için bir avantaj olduğu, bu yüzden ‘bencil’ bir boyutunun bulunduğu açıklanmaya çalışılır. Nitekim, yaşayan en ünlü ateist olan Richard Dawkins’in ünlü kitabının adını ‘Bencil Gen’ (The Selfish Gene) yapan da bu fikri ispat etme arzusudur.

Biyoloji, psikoloji ve antropolojinin katkılarıyla oluştuğu söylenen ‘sosyobiyoloji’ disiplini, insan dahil bütün varlıkların toplumsal davranışlarını (özgecilik dahil) salt biyolojik olarak açıklamaya çalıştığı için özgecilikle ilgili tartışmalar açısından önemlidir. Aslında ‘bencil gen’ ve ‘sosyobiyoloji’ başlıkları altında oluşturulan ateist argümanlar öncelikle tasarım deliline karşı yöneltilmiştir; fakat evrende varolan iyiliklerin biyoloji yasaları ve tesadüfün birleşimiyle oluştuğunu savunan bu yaklaşımlar, ateistler tarafından ‘iyilik sorunu’na cevap vermek için de kullanılmaktadır. ‘Akraba seleksiyonu’ gibi mekanizmalarla canlılardaki birçok özgeci davranışın açıklanamadığı görünmektedir: Balina ve yunusların hastalıklı canlılara yaptıkları yardımlar veya kimi canlı türlerinde genetik havuza katkısı olmayacak yaşlı akrabalara yapılan yardımlar bu cinstendir. İnsanların yaşamından ise bu konuda verilebilecek pek çok örnek bulunmaktadır. Ayrıca yapılan özgeci davranışların biyoloji yasalarına bağlı olduğunu söylemek ‘iyilik sorunu’nu ateizm adına çözmez. Swinburne’ün dikkat çektiği gibi, bu sonuçların ortaya çıkmasına sebep olan mevcut doğa yasalarının neden varolduğu da bir açıklama gerektirmektedir. “Nasıl oluyor da, cansız madde, belli bir birleşime kavuşunca, bu kadar farklı canlıda, bu kadar çeşitli özgeci davranışa sebep olacak potansiyeli içinde barındırıyor” sorusu kolayca geçiştirilebilecek bir soru değildir.

Aslında, niyetimiz, evrende gözlemlenen özgeci davranışları da kapsayan iyiliklerin, teistik ontolojinin ispat edilmesinde kullanılması gerektiğini savunmak değildir. “Evrendeki iyilikler Tanrı’nın varlığını ispatlamaktadır” şeklinde bir yargı ileri sürmüyoruz. Fakat teizmin ‘kötülük sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu ileri sürenlere, ateizmin ise ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Bizce, bundan çıkarılması gereken sonuç; evrende gözlemlenen iyilikler veya kötülüklerden yola çıkarak ontolojik yargılarda bulunmamak olmalıdır.
Sonuçta, kötülük sorununa karşı verilecek teolojik veya felsefi cevabın şu unsurları içinde barındırması gerektiğini düşünüyoruz:

  1. Öncelikle insan zihninin sınırlılıklarına dikkat çekilmelidir (Wykstra’nın yaklaşımı buna benzerdir).
  2. Özgür iradeye dayalı farklı açıklamalardan istifade edilmelidir. (Kuantum teorisinin bu tartışma açısından önemli olabileceği yer bu husustur.) Bu yapılırken Plantinga’nın yaptığı gibi, Tanrı’nın ve evrende gözlemlenen kötülüklerin bir arada ‘olabileceği’nin gösterilmesi yeterli kabul edilmeli,
    ayrıca bunların bir arada ‘olması gerektiği’ ispat edilmeye çalışılmamalıdır.
  3. Kötülük sorununu açıklamakta, özgür iradenin varlığı dışında diğer hususlara dikkat çeken yaklaşımlar da (Hick’in manevi yükselişe vurgu yapan yaklaşımı gibi) değerlendiril melidir. Birçok yaklaşımın bir arada değerlendirilmesini önerme sebebimiz; evrendeki gözlemlenen kötülüklerin
    hikmetinin, tam olarak ne olduğunu bilemeyeceğimiz, fakat tahminler yürütebileceğimiz yönündeki inancımızdır. Bu ise bizi, farklı birçok argümanı bir arada değerlendirmeye yöneltmektedir.
  4. Teizmin ‘kötülük sorunu’ ile karşı karşıya olduğu savına karşı ateizmin ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğuna dikkat çekilmelidir. Böylece kötülük ve iyilik gibi evrende gözlemlenen fenomenlerin bir ontoloji iddiası için temel yapılmasına karşı çıkılabilir.

ÖNCEKİ YAZI: 5.1. KÖTÜLÜK SORUNUNUN ÖZGÜR İRADE SORUNUYLA İLGİSİ

SONRAKİ YAZI: 5.3. DETERMINIZM VE ÖZGÜR İRADE

Read More

5.1. KÖTÜLÜK SORUNUNUN ÖZGÜR İRADE SORUNUYLA İLGİSİ

Kötülük sorununu Eski Yunan’da Epikuros gündeme getirmiştir. 18. yüzyılda ise David Hume bu sorunu daha ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir. Hume, Tanrı’nın, her şeye kadir olmasına ve mükemmel bir şekilde iyi olmasına rağmen, neden kötülüğün varlığına müsaade ettiğini sorgular. Hume’un bu yaklaşımındaki niyetinin, kötülüğün varlığının Tanrı’nın varlığıyla uzlaşmaz olduğunu söyleyerek, kötülüğün varlığından ontolojik sonuçlar çıkarmak veya teizmin argümanlarına güveni sarsarak agnostik felsefesini desteklemek olduğu söylenebilir. Hume’un, bu konudaki yaklaşımının benzerini Hume’dan asırlarca önce el Ma’arri ve İbnu’r Ravendi ifade etmişlerdir. 20. yüzyılda ise Paul Drapper ve John Mackie gibi düşünürler, kötülük sorununun ateist bir ontolojiyi desteklediğini iddia etmişlerdir. Kötülük sorununun, ateist ve agnostik düşünürlerin teizme karşı yönelttiği en önemli eleştiri olduğunu söyleyebiliriz.

Bu eleştirilere karşı teist düşünürlerin birçok cevabı olmuştur. Örneğin Farabi, varlıkta bulunan kötülüklerin, izafi olduğunu, değişen aleme bağlı olarak ortaya çıktığını ve bunların, külli nizamda bir yeri, hatta gerekliliği olduğunu; az serden dolayı çok hayrın terk edilemeyeceğini söyler: Yağmurun yağmasından dolayı sel felaketleri olsa da yağmurun hayrı şerrinden çoktur. İbn Sina da Farabi’ye benzer ifadelerle kötülüğün varlığını açıklar; ateşteki genel yararların, ateşin yakmasını da gerektirdiğini, bunun ise bazılarının elbisesinin yanmasına sebep olabileceğini ifade eder. Temel ilkenin “Az kötülük için çok iyilik terk edilmez” olduğunu; aksi durumun, önceki kötülükten daha büyük bir kötülüğe yol açacağını John Hick ise ‘insanların manevi açıdan yükselmesi’ni mümkün kılacak bir ortamın gerekliliğinden hareketle kötülüklerin varlık sebebini açıklar: Bahsedilen ortam, düzenli doğa yasalarının ve başkalarının acılarına sebep olabileceğimiz veya acılarını hafifletebileceğimiz bir düzenin varlığını gerektirir. Böyle bir ortamda hem doğal, hem de ahlaki kötülükler olmalıdır ki bireyler ahlaki seçimler yapabilsin ve ahlaki-manevi yükselişleri mümkün olsun.

İçinde bulunduğumuz alemin mümkün alemlerin en iyisi olduğunu söylemek de gözlemlenen kötülükleri açıklamada kullanılmış olan bir argümandır. İslam aleminde Gazzali bu terminolojiyi yüzlerce yıl önce kullanmış olsa da, felsefe tarihinde bu yaklaşım daha çok Leibniz ile anılır. Leibniz, Tanrı’nın mükemmel olduğunu, bu yüzden en mükemmel alemi yarattığını söyler. Fakat hiçbir alem tam anlamıyla Tanrı gibi mükemmel olamayacağı için, bir miktar kötülüğün varlığı kaçınılmazdır. Leibniz, Tanrı’nın kötülük ve iyilik arasında ideal dengeyi oluşturduğunu ve bu ideal denge için mümkün alemler içerisinden en uygununu yarattığını savunur.

Bahsedilenler dışında kötülük sorununu açıklamaya çalışan başka görüşler de ifade edilmiştir. Fakat, insanın özgür iradesine vurgu yaparak gözlemlenen kötülükleri açıklamak, bütün yaklaşımlar arasında en çok ön plana çıkan yaklaşım olmuştur. Örneğin Augustine’in kötülük sorununa getirdiği açıklama ‘özgür irade savunması’ (free will defence) olarak anılır. Buna göre özgür iradeye sahip olmak Tanrısal bir lütuftur; fakat özgür irade seçimini iyiden yana kullanabileceği gibi, kötüden yana da kullanabilir; kötülüğün ana kaynağı da budur.

Kötülüğün açıklanmasında, özgür iradenin varlığını gündeme getiren tüm düşünürlerin yaklaşımlarının tamamen aynı olmadığını bilmek de önemlidir. Örneğin Michael Murray, hem Tanrı’nın gizli kalması gerektiğine, hem de özgür iradenin varlığına vurgu yapar: Tanrı’nın, kendi varlığını ve amaçlarını apaçık olarak göstermesi durumunda, insanların seçimlerinde cebredileceklerini özgür olamayacaklarını söyler. Murray, Tanrı’nın gizli kalmasının gerekliliğini, kötülüklerin kaynağı olarak görür.

Eleonere Stump ise Tanrı’nın kötülüklere izin vermesinin nedenini; insana, özgür iradesinin yıkıcı etkilerinin ancak böyle gösterilebilecek olmasına bağlar. Stump, insanın, özgür iradesinin yıkıcı etkilerini tek başına düzeltemeyeceğini ifade eder. Çözümün ise Tanrı’nın yardımında olduğunu; böylece doğal ve ahlaki kötülüklerin, Tanrı’ya yöneltme ve irademizde gerekli düzeltilmelerin Tanrı’nın yardımıyla yapılmasına sebep olma vazifesini gördüklerini savunur.

Richard Swinburne de özgür irade kavramına kötülük sorununu açıklamakta özel bir önem atfeder. Swinburne, özgür iradeyle gerçekleştirilen eylemlerin ahlaki yasalara uygun olabilmesi için, insanların eylemlerinin sonuçlarını bilmesi gerektiğini söyler. İnsanların eylemlerinin sonuçlarını bilmesi ise ancak düzenli yasaların olduğu bir evrende mümkündür. (Evrenin bu yapısının ise doğal kötülüklerle alakası vardır.) İnsanların özgür iradeli varlıklar olması ve gerçekleşecek daha büyük iyilikler için, gözlemlenen kötülüklere müsaade edilmesinin ahlaki açıdan kabul edilir olduğu Swinburne’ün görüşüdür.

Alvin Plantinga da yaklaşımında özgür iradeye yer vererek kötülük sorununun ateist bir ontolojinin kaynağı olamayacağını göstermeye çalışmıştır. Plantinga’nın yaklaşımının başarısının sebeplerinden biri bizce Tanrı’nın varlığının ve kötülüklerin bir arada ‘olabileceği’ni göstermenin yeterli olduğunu, bunların beraber bir arada ‘olması gerektiği’ni göstermeye gerek olmadığını vurgulamasıdır: Eğer mantıken, Tanrı’nın varlığının ve kötülüklerin bir arada ‘olabileceği’ni gösterebilirsek bile; bu, ateistlerin, kötülük sorunundan hareketle materyalist-natüralist ontolojilerini temellendiremeyeceklerini göstermeye yeterlidir. Plantinga’nın yaklaşımı, kötülük sorunu ile ilgili tartışmalarda en çok gündeme gelen yaklaşımlardan birisidir. Onun yaklaşımı, bir teodise yerine, bir müdafaa yaklaşımı geliştirmenin daha isabetli olacağına (sadece bunun yeterli olacağına) örnek teşkil ettiği için de önemlidir.

ÖNCEKİ YAZI: 5. BÖLÜM TANITIMI

SONRAKİ YAZI: 5.2. KÖTÜLÜK SORUNU VE ONTOLOJİ

Read More

4.7. TEOLOJİK AGNOSTİSİZM VE METODOLOJİDEN ONTOLOJİ ÜRETME YANLIŞI

Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, mucizeler sorununun ele alınmasında kuantum teorisinin konuya katkısını önemli bulsak da ‘kuantum teorisiyle temellendirilmiş bir ihlalsiz mucize anlayışı’nın mutlak olarak doğru veya gerekli olduğunu savunmuyoruz. Mucizelerin yasa ihlaliyle gerçekleşip gerçekleşmediği tartışmasındaki pozisyonumuzu ‘teolojik agnostisizm’ olarak niteleyebiliriz. Bu konudaki agnostisizmimizin sebebi, mevcut şıklar arasında birinin diğerlerinden daha rasyonel olduğuna dair bir kanaatimizin olmayışıdır. Bu pozisyonumuzu ayrıca ‘teolojik’ ifadesiyle nitelendirmemizin sebebi ise Tanrı inancımız ve kutsal metinleri anlayış şeklimiz açısından, yani teolojik açıdan da karşımıza çıkan şıklardan birini tercih etmemiz için bir sebep belirleyemememizdir. Kendimizin bu konuyla ilgili olarak benimsediği bu yaklaşımı, Tanrı’nın varlığı ve sıfatlarıyla ilgili teizmin temel inaçlarına, ayrıca kutsal metinler  gibi dini kaynaklara aykırı olmayan hususlarda, eğer Tanrısal hikmetin neyi gerektirdiğini bilemiyorsak ve rasyonel bir yaklaşımla da bir tercih yapamıyorsak; böyle konularda ‘teolojik agnostisizm’i benimsemenin en tutarlı yol olduğunu söyleyerek öneriyoruz.

Bu kitaptan önce, insanın iki ayrı cevherden mi tek cevherden mi yaratıldığı; ayrıca Tanrı’nın, evrimi, canlıları bir yaratma metodu olarak kullanıp kullanmadığı tartışmalarında da ‘teolojik agnostisizm’i benimsemenin en tutarlı yol olduğunu savunmuştuk. Bahsedilen iki çalışmamızda, önce, rasyonel açıdan -bilimsel ve felsefi irdelemeyle- ‘insanın tek cevherden mi, iki cevherden mi yaratıldığı’ ve ‘canlıların evrimsel bir mekanizmayla oluşup oluşmadığı’alternatiflerinden birisini seçmemiz için -bizce- rasyonel bir sebep olmadığını, bilimsel ve felsefi bir irdelemeyle göstermeye çalıştık. Bu iki çalışmamızda da metodolojik natüralizmin, bilimsel çalışmalarda apriori olarak benimsenmesinin, madde-dışı bir cevher olamayacağı ve evrim teorisinin tartışılmaz olduğu iddialarının gerçek kaynağı olduğu kanaatine vardık. Aynı şekilde, mucizelerin imkanına her ne kadar teolojik sebeplerle karşı çıkılmış olsa da, bu karşı çıkıştaki sebeplerin başında bile metodolojik natüralizmin apriori bir şekilde bilimin metodu olarak benimsenmesi gelmektedir.

Felsefi natüralizm (philosophical naturalism), birçoklarınca ontolojik natüralizm (ontological naturalism) ve metafizik natüralizm (metaphysical naturalism) olarak da anılır; bu görüşe göre, ‘doğa’ dışında hiçbir varlık yoktur, bu görüşün88 tamamen materyalizme ve ateizme özdeş olduğu söylenebilir. Diğer yandan metodolojik natüralizm (methodological naturalism) ve bilimsel natüralizm (scientific naturalism) ile bilimin metodunun ne olması gerektiğine dair bir iddiada bulunulur. Buna göre doğanın dışındaki sebeplerle -böyle sebepler, örneğin Tanrı varsa bile- doğa açıklanmamalıdır. Metodolojik natüralizmin, Tanrı’nın yokluğuna dair bir yargı ileri sürmediği için, dinlere karşı nötr bir pozisyonda olduğu ileri sürülmüştür; Alvin Plantinga’nın da eleştirdiği bu görüşün, doğru olmadığı kanaatindeyiz. Metodolojik natüralizmin metot olarak benimsenmesiyle, daha baştan -herhangi bir araştırma veya tartışma olmadan- mucizelerin imkanı dışlanır. Doğadaki her şeyin sadece ‘doğal sebepler’ ile açıklanması gerektiğini söyleyen bir sistemle, Tanrısal müdahale (doğa-üstü Sebep) nasıl uyuşur Teolojik sebeplerle ‘ihlalci mucize’ anlayışına karşı çıkışların önemli bir bölümünün altında bile metodolojik natüralizmle çatışmaları azaltma çabası olduğunu söyleyebiliriz.

Din-bilim çatışmasıyla ilgili birçok sorunun altında, apriori bir şekilde, metodolojik natüralizmin bilimin yegane metodolojisi olarak benimsenmesi ve daha sonra bu metodolojiden yola çıkılarak ontoloji üretilmesi olduğunu söyleyebiliriz. ‘Doğadaki olayların sadece doğal sebeplerle tarif edilmesi gerektiği’ metodolojiyle ilgili bir seçimdir; ‘doğadaki her olayın doğal sebeplerle oluştuğu’ ve ‘doğa-dışı bir gücün bunlara etkisinin olmadığı’ ise ontolojik bir iddiadır. Mucizeleri birçok kişinin ‘natüralist metodoloji’lerine aykırı buldukları için daha baştan reddettiklerini gözlemlemekteyiz. Söylenen adeta şudur:

“Doğa-dışı bir sebebin oluşturduğu olgular (mucizeler) bilimin araştırma konusu olamaz; demek ki doğa-dışı bir sebebin oluşturduğu olgular (mucizeler) yoktur.” Bu yanlışa, ‘metodolojiden ontoloji üretme yanlışı’ diyebiliriz. Oysa ontoloji, neyin var olup olmadığı ve varlığın nasıl, ne şekilde ‘olduğu’ ile ilgiliyken; metodoloji neyin, nasıl, ne şekilde var olduğunu ‘nasıl anlayacağımız’ ile ilgili olmalıdır. Eğer metodolojimiz ile varlık hakkında tatmin edici bilgi elde edemiyorsak; bizce yapılması gereken, bu konuda agnostik bir tutum benimsemektir. Metodolojimizin varlığın anlaşılması için bir araç olduğunu, metodolojimizle keşfedilemeyecek olanların yok sayılmaması gerektiğini bilmeliyiz. Yapılan bu yanlış, elindeki metreyle ölçmeyi metodoloji olarak benimseyen birinin, uzaktaki yıldızların uzunluğunu ölçemezse, onların uzunluklarının olmadığını (ontolojik bir görüş) iddia etmesine benzer.

Sonuçta, mucizelerin -özellikle ihlalci mucizelerin-imkanının reddedilmesinin en önemli nedeninin, içinde bulunduğumuz çağın paradigması ve bu paradigmaya bağlı olarak benimsenen metodoloji (metodolojik natüralizm) olduğunu düşünüyoruz. Bu metodolojinin mutlaka benimsenmesi gerektiğine dair iddiaları yanlış bulduğumuzdan, ihlalci mucize anlayışına karşı çıkmak için bir sebep göremiyoruz. Mersenne’in, Boyle’un ve Swinburne’ün yaklaşımlarını, tasdik etmemekle beraber, doğruluklarının ‘mümkün’ olduğu alternatifini de yadsımadığımızdan dolayı, ‘ihlalci olmayan mucize anlayışı’nı temellendirme çabasını, mutlak bir zaruret olarak algılamıyoruz. Böyle olunca, ‘ihlalci olmayan bir mucize anlayışı’ konusunda agnostik kalıyoruz ve bu konuda kuantum teorisine mutlak olarak ihtiyaç duyulduğu yargısından uzak duruyoruz.

Diğer yandan, Tanrı’nın mucizeleri gerçekleştirmek için doğa yasalarını ihlal ettiği hususunda ısrarcı olmak için de bir neden göremiyoruz. Hz. Musa’ya denizin yarılması ile ilgili verdiğimiz örneği ele alalım: İster Tanrı, doğa yasalarını ihlal edip bunu gerçekleştirmiş olsun, ister daha önce anlatılanlara benzer şekilde doğa yasaları çerçevesinde bunu gerçekleş-tirmiş olsun; her halükarda, tektanrılı dinlere inananlar için bu olay mucize olacaktır. Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal ederek mucize oluşturduğunu savunan bir teiste “Tanrı isterse, doğa yasalarını hiç ihlal etmeden mucizeleri gerçekleştirebilir mi” diye sorarsanız, her şeye gücü yeten bir Tanrı anlayışına sahip teist “Elbette” diyecektir. O zaman, Tanrı’nın kendi koyduğu yasaları isterse ihlal edebileceği -Newton ve Boyle da buna vurgu yapmıştı- yargısı, mutlak olarak ihlal ettiği yargısını kapsamaz. Tanrısal hikmetin bu alternatiflerden hangisini gerektirdiğini bilemiyoruz ve bildiğini iddia edenlerin argümanlarını da tatmin edici bulmuyoruz. Bu yüzdendir ki ‘teolojik agnostisizm’i benimsiyoruz.

Sonuçta, mucizeler sorunu hakkında, içinde bulunduğumuz asırdaki -teist düşünürlerce- en çok tartışılan husus olan, mucizelerin, doğa yasalarının ihlali ile mi ihlalsiz mi gerçekleştiği sorununa karşı ‘teolojik agnostik’ tavır belirlememizin sebeplerini beş maddede kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Doğa yasalarına karşı kimi felsefi yaklaşımlarda (örneğin düzenci yaklaşımda) doğa yasalarının ihlali diye bir
sorun kalmamaktadır.

2. Evrenin determinist zorunlulukçu yasalarla işleyen kapalı bir sistem olduğunu kabul etsek bile, hala, ‘baştan
müdahale’ ile ihlalsiz mucize anlayışı savunulabilir. Diğer yandan, doğa yasalarının yaratıcısı bir Tanrı’nın, mucizeleri
oluştururken doğa yasalarını ihlal ettiği savunulacaksa, zaten bir model (baştan müdahale veya kuantum boşluklarından faydalanma gibi) göstermeye ihtiyaç yoktur.

3. Bilimsel yasaların evrenin ontolojik yapısını olduğu gibi açıkladığını savunan realist bir tavır benimsersek, karşımıza
modern bilimin en temel teorilerinden biri olan ve evrende ontolojik indeterminizm olduğu iddiasına yer veren kuantum teorisi çıkar. Bu teorideki objektif olasılıklar ise ihlalsiz mucize anlayışına olanak tanır.

4. Teolojik açıdan, Tanrı’nın isterse doğa yasalarını ihlal edebileceği söylenerek, ihlal ettiği temellenemez. Aynı
şekilde, Tanrı’nın isterse doğa yasalarını ihlal etmeden mucize gerçekleştirebileceği de ihlal etmeden gerçekleştirdiği
anlamını taşımaz. Bu iki alternatiften herhangi birinin, Tanrı’nın varlığı ve sınırsız kudreti gibi, tektanrıcı dinlerin en
temel teolojik inançlarıyla çeliştiğini düşünmüyoruz.

5. Tektanrılı dinlerin kutsal metinleri olan Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kuran’da mucizelerin anlatımı vardır, ama bunların, yasa ihlali anlamına geldiğini ifade eden -Humecu ve Voltaireci- bir tarif yoktur. Bu da teolojik açıdan, ihlal etme ve etmeme şıklarından birisinin seçilmesinin zaruri olmadı-ğını desteklemektedir.

Bilinebilecek konuların tespiti kadar, bilinemeyecek konuların tespiti de felsefi bir uğraştır. Aynı şekilde, din felsefesi açısından, kudretli bir Tanrı’ya inanan teistlerin, ihlalci veya ihlalci olmayan yaklaşımlardan birini benimsemek zorunda olmadıklarını, hatta bu yaklaşımlardan hangisinin doğru olduğunu belirleyemeyeceklerini tespit etmek de önemlidir. Bu konudaki agnostik tavır iki şekilde olabilir. Birincisinde içinde bulunduğumuz dönemdeki bilgi seviyemizin agnostikliği gerektirdiği, ilerleyen bilim düzeyi ile bunun aşılabileceği savunulabilir. İkincisinde ise içinde bulunduğumuz agnostik tavırdan çıkılmasının hiçbir zaman -bu dünyada- mümkün olmadığı savunulabilir; bu, ‘güçlü agnostik tavır’dır ve bu konudaki bizim yaklaşımımız da ‘güçlü agnostik tavır’ benimsemek yönündedir. Gelişen bilimin, bir gün, Einstein’ın istediği gibi, kuantum teorisinin determinist yapıda olduğunu göstereceği düşünülebilir. Fakat en determinist yaklaşımda bile ‘baştan müdahaleyle ihlalsiz mucizeler’ hala savunulabilecektir veya doğa yasalarına felsefi yaklaşımda ‘yasa ihlalinin anlamsız olacağı’ alternatifler benimsenebilecektir. Kısacası, kudretli bir Tanrı’nın varlığına ontolojilerinde yer verenler için her iki alternatif de hep mümkün olacaktır ve bu mümkünlerin içinden hangisini seçeceğimizi belirleyemeyeceğimizi düşünüyoruz. Teizmle, deizm ve natüralizm arasındaki en temel sorun, kudretli bir Tanrı’nın var olup olmamasıyla ilgilidir; kudreti sınırsız bir Tanrı’nın varlığını kabul eden teistler için ise mucizelerin ihlalle veya ihlalsiz gerçekleştiğinin çok da önemi yoktur.

ÖNCEKİ YAZI: 4.6. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN BELİRLENMESİYLE MUCİZE OLUŞTURULMASI

SONRAKİ YAZI: 5. BÖLÜM TANITIMI

Read More

4.6. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN BELİRLENMESİYLE MUCİZE OLUŞTURULMASI

Kuantum teorisinin en yaygın yorumu olan Kopenhag yorumunun savunduğu ‘ontolojik indeterminizm’, baştan müdahale kavramına ihtiyaç kalmadan, ‘ihlalci olmayan bir mucize anlayışı’nın savunulmasını mümkün kılar. Bu yaklaşıma göre, ontolojik olan kuantum belirsizlikleri (boşlukları) belirlenerek, evrende önemli değişiklikler ve hatta mucizeler oluşturulabilir. Kuantum kuramıyla Tanrısal etkinliği birleştiren yaklaşımların, aşağıdan-yukarı (bottom-up) bir müdahaleyi savunmasıyla, dünya içindeki büyük değişimlerin (mucizeler gibi) açıklanıp açıklanamayacağı sorulabilir. Her şeyden önce, bütün evrensel hammadde atomlardan ve atom-altı parçacıklardan oluşmuştur ve atom-altı seviyede yapılacak müdahaleler, evrenin tümünde yapılmış olmaktadır. Ayrıca bu konuda, kuantum teorisiyle beraber, kaos teorisinde karşımıza çıkan ‘girdideki ufak değişikliğin büyük etkiyi çıktı olarak vermesi’, beraberce göz önünde bulundurulmalıdır. Kaos teorisiyle ilgili çalışmalarda da gösterildiği gibi, evrenin bir yerindeki çok küçük sayılabilecek bir değişim bile evrenin başka bir yerinde çok büyük değişimlere sebebiyet verebilir. ‘Kelebek Etkisi’ ismiyle meşhur olan bu yaklaşıma göre, Şam’da kanatlarını çırpan bir kelebeğin, İstanbul’da bir kasırgaya sebebiyet verebileceğini hatırlayalım. Sonuçta Tanrısal müdahaleyle Tanrı’nın tüm evreni kuşatan bilgisi birleştirilirse, bir kelebeğin yönünü değiştirecek kadar bir müdahale ile -kelebeğin zihnine kuantum seviyesinden yapılacak müdahalelerle bir yönlendirme yapılarak veya kuantum seviyesinde müdahalelerle bir hava akımı oluşturulup kelebeğin yönü değiştirilerek- kutsal kitaplarda bahsedilen, bazı kavimlerin yok edilmesine sebebiyet verecek nitelikte bir kasırganın nasıl oluşturulduğu izah edilebilir. Kelebek Etkisi ile ifade edilen etki ‘başlangıç durumundaki şartlara hassas bağımlılık’ olarak da dile getirilir. Fizikte bunun önemi anlaşılmadan önce, halk arasında böylesi bir etkinin varlığı sağduyu ve basit gözlemlerle fark edilmişti. Halk arasındaki şu söz de bunu ifade etmektedir:

Bir mıh bir nalı,
Bir nal bir atı,
Bir at bir eri,
Bir er bir cengi,
Bir cenk bir vatanı kurtarır!

Kaos teorisinde, Kelebek Etkisi determinist yasalar çerçevesinde ele alınır. Kaos teorisi ile kuantum teorisi bir arada ele alınırsa; büyük sonuçlar verecek ufak değişimler, Tanrı’nın, ‘belirsizlikleri belirlemesi’ ile açıklanmaya (indeterminizm sürece dahil edilmeye) çalışılabilir. Bizim açımızdan önemli nokta, aşağıdan-yukarı bir etki tarzının ne kadar önemli sonuçları olabileceğini görmektir. Maddenin küçük parçacıkları, etraflarındaki küçük parçacıklarla ve ortamla, çarpışma şeklindeki etkileşimlerinde, bize göre kısa bir süre olan birkaç saat içinde katrilyonlarca ilişkiye girerler. Kuantum kuramının gösterdiği gibi evrensel yasalar özlerinde olasılıksal bir yapıya sahipse, katrilyonlarca sayıdaki etkileşim esnasında, ontolojik olarak var olan olasılıklara müdahaleyle, çok büyük bir fark oluşturulabilir. Dünyanın etrafında uçan ve aynı yere gelen bir roketi düşünelim; eğer bu roketin yörüngesi derecenin trilyonda biri kadar sapış gösterirse ilk turda önemli bir fark olmaz, ancak trilyon tur sonra bir derece fark oluşur, 90 trilyon defada eski yörünge tam dikine kesilecek kadar, 180 trilyon defada tam ters yönde aynı yörüngeyi takip edecek kadar fark oluşur. Olasılıklara bilinçli tekrarlandığında ve Tanrısal bilinç ile bir amaca göre olasılıklar seçildiğinde, doğa yasaları ihlal edilmeden de çok büyük değişiklikler ve umulmadık sonuçlar oluşturulabilir.

Havadaki atomlar/moleküller gibi atomların/moleküllerin dağılımında olasılıkçı entropi yasası kendini gösterir. Bir hava molekülünün odanın bir yarısında bulunma ihtimali 1/2’dir, ama odadaki tüm atomların aynı ihtimali gerçekleştirmeleri ile ilgili matematiksel olasılık o kadar düşüktür ki, bu olasılık, yüksek sayıda moleküllerin düşük olasılıklı sürprizleri (mucizeleri), neden hemen hemen hiç göstermediklerini anlamamızı sağlar. George Gamow, bir odadaki hava moleküllerinin odanın bir yarısında toplanıp, diğer yarısında olmamaları için lo^^-^-*»-*»-*»*»-*»-*» saniye beklememiz gerektiğini söyler; evrenin tahmin edilen toplam yaşının yaklaşık 1017 saniye olduğunu hatırlarsak, neden moleküllerin odanın bir yarısında toplanmasından dolayı havasız kalmaktan korkmamamız gerektiğini anlarız.Eğer kuantum teorisinde var olan belirsizliklerin belirlenmesiyle moleküllerin hareketi yönlendirilebilirse, yani entropi yasasındaki ‘epistemolojik olasılıklar’ın aslında ‘ontolojik olasılıklar’ da olduğu ve Tanrı’nın bu olasılıkları (belirsizlikleri) belirleyerek müdahalede bulunduğunu savunursak, atomların/moleküllerin hareketiyle ortaya çıkabilecek birçok mucize, doğa yasalarının ihlali olmaksızın açıklanabilir. Üstelik, indeterminizm sürece dahil edildiği için, ‘baştan müdahale’ kavra¬mına da gerek kalmaz; çünkü artık müdahaleye açık alan sadece başlangıçta değil, atom seviyesinde, tüm evrene yaygın bir şekilde, her an vardır. Bir peygamberi öldürmeye kalkan bir topluluğun, içinde bulundukları ortamın hava molekül-lerinin, bu toplumdan uzak bir yere hareket ettirilmeleri suretiyle, etkisiz hale getirildikleri hayali bir olayı ele alalım. Hiç şüphesiz bu olay, teistik bir yaklaşım açısından ‘mucize’ diye nitelenecektir, ama görüldüğü gibi bu ‘mucize’ diye nitelenecek olay doğa yasalarının ihlali olmadan, çok düşük olasılıkların gerçekleştirilmesiyle oluşturulabilir.

Bir de bu yaklaşımla beraber Hz. Musa’ya denizin yarıl-ması ile ilgili mucizeyi ele aldığımızı düşünelim. Bu sefer, Tanrı’nın kuantum belirsizliklerini belirlemek suretiyle su moleküllerini sağa ve sola doğru yönelttiği ve ihlalsiz muci-zenin gerçekleştiği söylenecektir. Moleküllerin hareketi ile ilgili olasılıkları epistemolojik olarak görenler, ‘baştan müdahale’ ile, bahsedilen şekildeki ihlalsiz bir mucize modelini benimseyebilirler; kuantum teorisinin katkısıyla ‘ontolojik olasılıklar’ın varlığını kabul edenler ise ‘anında müdahale’ ile ihlalsiz bir mucize anlayışını savunabilirler.

Peygamberlere gelen vahiyler tektanrılı dinlerde önemli bir yere sahiptir ve bu olağanüstü haller de kuantum teorisiyle ilişkilendirilerek, doğa yasaları çerçevesinde açıklanmaya çalışılmıştır. George Ellis, kuantum seviyesinden müdahale-lerle, Tanrı’nın, insanlara, hiçbir doğa yasasını ihlal etmeden vahiy edebileceğini söyler. Ellis, vahiy dışında da Tanrı’nın, kuantum belirsizliklerini belirleyerek insan beynine etkide bulunabileceğini; beyinden vücuda ve vücuttan çevreye böylesi bir etkinin genişleyeceğini belirtir. Ellis, vahiy ile ilgili görüşünün, birçok felsefeci ve bilim insanına ‘tatsız’ gelebileceğini; fakat eğer bu görüşün yanlışlanması istenirse, bunun başarılamayacağını, çünkü modern fiziğin hiçbir temel görüşüyle çelişmediğini ifade eder. Ellis, bu yaklaşımının dinsel inanç açısından gerekli olan vahye inanmayı, doğa yasalarını ihlal eden bir mucize anlayışı savunulmaksızın mümkün kıldığını söyler. Sonuçta Ellis, vahyin oluştuğunu ispat etmeye (doğal teoloji) çalışmamıştır. Fakat hem modern bilime, hem de Tanrı’nın vahiy ve mucizeler için bile doğa yasalarını ihlal etmeyeceği yolundaki inancına, uygun bir teoloji geliştirmeye; yani ‘doğanın teolojisi’ni yapmaya çalışmıştır.

Mucizelerin, bu şekilde oluşturulmuş olabileceğini ifade eden görüşleri aktararak, sadece ‘mümkün’ü göstermeye çabaladığımızı, ‘olan’ ile ilgili bir iddiada bulunmadığımızı -önemine binaen bir kez daha- belirtmek istiyoruz. Doğa bilimlerini ciddiye almamız bu tip olasılıkları tespit etmemizi gerektirmektedir; bu tespit, doğa yasalarına ve Tanrısal etkinliğe farklı yaklaşımlar olabileceğini görmemize engel değildir, nitekim bu farklı yaklaşımları da tanıtmaya çalıştık. Fakat, Philip Clayton’un dikkat çektiği gibi, eğer doğa yasaları ihlal edilmeden Tanrısal müdahalelerin (ve mucizelerin) nasıl oluşabileceğini göstermek istiyorsak, bunu yapmak için Newton’dan beri en çok şansa sahip olduğumuz dönemin içinde olduğumuzu da bilmeliyiz.

ÖNCEKİ YAZI: 4.5. BAŞTAN MÜDAHALE VE MUCİZELER

SONRAKİ YAZI: 4.7. TEOLOJİK AGNOSTİSİZM VE METODOLOJİDEN ONTOLOJİ ÜRETME YANLIŞI

Read More

4.5. BAŞTAN MÜDAHALE VE MUCİZELER

Tanrı’nın, determinist yasalarla işleyen bir evrende, mucizeler oluşturmak için doğa yasalarını ihlal etmesi gerektiği, genel kabul gören bir görüştür. Oysa, doğa yasalarını zorunlulukçu yaklaşımla değerlendirenler ve determinist bir yapıda görenler, eğer doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışını savunacaklarsa bir alternatif daha vardır ve bu alternatif, bu konuyu ele alan birçok çalışmada göz ardı edilmiştir. Örneğin söz konusu alternatifin, mucizeler sorunuyla ilgili fikirleri birçok tartışmanın çıkış noktası olan David Hume’un kitaplarında işlendiğine tanık olamazsınız. Bu alternatife göre, teizmin Tanrısı, her olayı önceden bilebilecek ve yaptığı herhangi bir müdahalenin gelecekteki tüm sonuçlarını hesaplayabilecek güçte olduğundan, evrenin en başından yapacağı müdahale(ler) ile gelecekteki dilediği olayı istediği gibi belirleyebilir. Evren eğer determinist yapıdaysa ve evrende ontolojik boşluk yoksa bile, teizmin yoktan yaratma doktrinini kabul eden biri için, en azından başlangıçta, müdahaleye açık bir alan vardır. Bu başlangıç, doğa yasalarının da evrenle beraber başlangıcını oluşturur ve buradaki müdahaleyle doğa yasalarının ihlal edildiği de söylenemez.

Teolojik sebepler ileri sürerek, ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’ söylemiyle determinist bir evrende ihlalci mucizelerin oluşumuna karşı çıkanların, şu temel kabullere sahip olmaları gerekir:

1. Doğa yasalarına felsefi yaklaşımın zorunlulukçu olması gerektiği
2. Doğa yasalarının ontolojik determinist yapıda olduğu
3. Tanrı’nın kendi koyduğu yasaları ihlal etmeyeceği

Bu maddelerin her birine farklı karşı çıkışların olduğunu gördük. Örneğin düzenci yaklaşımla birinci maddeye, kuantum teorisiyle ikinci maddeye, “Tanrı kendi koyduğu yasalarla kendi ellerini bağlamadı” diyen Boyle’un ve Swin-burne’ün yaklaşımlarıyla üçüncü maddeye karşı çıkılmak suretiyle bahsedilen anlayışa farklı cevaplar verilmeye çalışılmıştır. Fakat, ‘baştan müdahale’ ile ilgili yaklaşımla, bu üç maddenin üçü birden kabul edilerek de olağanüstü olaylar anlamında mucizelerin oluşabileceği bir model gösterilebilir. Birçok ünlü düşünür böylesi bir alternatifi göz ardı etmiş olsalar da, Tanrı’nın baştan belirlemesiyle, doğa yasaları ihlal edilmeden, beklenmedik olayların gerçekleşmesinin mümkün olduğunu ifade eden bahsettiğimiz modele dikkat çekenler de olmuştur.

Bu yaklaşımla beraber, kutsal metinlerde bahsedilen, peygamberleri inkar eden toplumların, doğal afetler aracılığıyla yok edilmelerini ele alalım: Buna göre Tanrı, daha ‘baştan’ peygamberlerinin inkar edileceğini ve zulme uğrayacağını bildiğinden, evrenin ‘başlangıcında her şeyi öyle bir ayarlamıştır’ ki; Big Bang başlangıcından 15 milyar yıl sonra, tam olarak peygamberlerin kavimlerini terk ettiği zamanda ve tam olarak zulüm yapan ve inkar eden toplumun olduğu bölgede, kasırga, deprem veya volkan patlaması gibi doğal afetlerle bu kavimleri cezalandırarak teist dinlerce mucize (ayet) kabul edilen olayları gerçekleştirmiştir.

Hz. Musa’ya denizin yarılması da böylesi bir mucize modellemesiyle açıklanabilir. Aslında denizin içinde rastgele hareket eden katrilyonlarca molekül vardır. Denizin ortasından çizeceğiniz hayali bir çizginin sağındaki moleküllerin istisnasız hepsinin daha sağa, soldaki moleküllerin istisnasız hepsinin daha sola hareket etmesi mümkündür. Moleküllerin böylesi bir hareketinde, deniz yarılır ve de hiçbir bilimsel yasa ihlal edilmemiş olur. Bu tarz durumları göremememizin sebebi, bunların doğa yasaları çerçevesinde olası olmaması değil, olasılığının imkansız denecek kadar düşük olmasıdır. Olasılıklar arasından hedeflerine uygun olan düşük olasılıkları dilediğince seçebilen, bilinçli ve kudretli bir Tanrı’ya inananlar için, olasılıkların çok çok düşük olması sorun olmayacaktır. Tanrı’nın, ‘baştan müdahale’ ile, determinist bir evrende, doğa yasalarını ihlal etmeden, Hz. Musa’ya denizin yarılması mucizesini gerçekleştirdiğini savunan biri, muhtemelen şöyle diyecektir: “Tanrı, Hz. Musa’nın başına gelecekleri evrenin başından bildiğinden, Hz. Musa’nın düşmanlarınca kovalanıp kıstırılacağı -denizin kenarına geleceği-anda, denizin yarılacağı şekilde doğadaki olguların oluşumunu (bahsettiğimiz şekilde moleküllerin hareketiyle veya bu durumu sağlayacak gelgit gibi bir mekanizmayla), evrenin ‘başlangıcında’ uygun şekilde olayları düzenleyerek (doğa yasalarını ‘araçsal/ikincil sebepler’ olarak kullanarak) sağlamıştır.”

Böylesi bir mucize oluşumunda, gözlenen, beklenmeyen ve sıra dışı olan, fakat doğanın yasalarına da aykırı olmayan bir olgudur. Bu anlayışta, mucizenin oluşumu, çok çok düşük olasılıkların seçimi ile gerçekleştiği için, mucizenin olağanüstülüğüne gölge düşmez. Daha önce değindiğimiz gibi, bir mucizeyi bir anomaliden ayırmada, mucizelerin gerçekleştiği dinsel-tarihi ortamın kritik önemi bulunmaktadır. Hz. Musa ile ilgili örnekte, peygamberlik iddiasındaki Hz. Musa, bu vazifesinden dolayı kovalandığı ve tam kıstırıldığı anda deniz yarıldığı için, mucizeyi tanımlamak için gerekli dinsel-tarihi ortamın bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Sonuçta bu olaya inananlar için, hiçbir doğa yasası ihlal edilmemiş olsa bile, olayın olağanüstülüğü ve gerçekleştiği dinsel-tarihi ortam, mucize olarak tanımlanmasına yeterlidir.

Bu görüş, Tanrı’nın baştan müdahale ile varlıklar arası uyumu sağladığını söyleyen Leibniz’in felsefi sistemine benzer. Bazıları -Leibniz’in sistemini olduğu gibi- bu yaklaşımı deizmle karıştırabilirler. Phil Dowe gibi biz de bu anlayışın hatalı olduğu kanaatindeyiz. Deizmle, baştan evreni yaratan, fakat sonra olayların akışına karışmayan ve bunlardan haberdar olmayan bir Tanrı anlayışı benimsenir. Oysa bu anlayışta, Tanrı’nın, evrenin başlangıcından, evrenin her anına ve her yerine müdahalelerde bulunduğu savunulur; yani aktif bir Tanrı anlayışı benimsenir. Tanrı’nın evrene mekan olarak aşkın olmasına rağmen, her yer ve her anına müdahalelerde bulunduğunu savunanlar için; Tanrı’nın zamana aşkın olup, her yer ve her anına müdahalelerde bulunduğunu kabul etmekte hiçbir sorun olmaması gerekir. Tanrı’nın aktifliği hususunda bu anlayış teizmin temel görüşünden ayrılmaz.

Her an müdahaleyle ‘baştan müdahale’ arasındaki fark, modern kozmolojiye göre 15 milyar yıllık bir süredir. Fakat izafiyet teorisiyle zamanın izafi olduğu anlaşıldıktan sonra, söz konusu 15 milyar yılın bir önemi kalmamıştır.Evrende bile izafi olan zamanın, Tanrı için bir sınırlayıcılığı olduğu iddia edilemez. Evrende geçen 15 milyar yıllık zaman süre-sinin, Tanrı için bir an gibi olduğunu düşünebiliriz. Evrenin başı ile içinde bulunduğumuz dönem arasındaki süre önem-sizleşince, Tanrı’nın baştan müdahalede bulunduğunu söylemek ile her an müdahalede bulunduğunu söylemek arasında ciddi bir fark kalmamaktadır. İzafiyet teorisi, ‘baştan müdahale’ düşüncesinin dile getirilmesini, Leibniz’in döneminde olduğundan daha çok cazip kılmakta ve doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışının bu yolla savunulmasını kolaylaştırmaktadır.

ÖNCEKİ YAZI: 4.4. DOĞA YASALARINA FARKLI FELSEFİ YAKLAŞIMLAR

SONRAKİ YAZI: 4.6. KUANTUM BELİRSİZLİKLERİNİN BELİRLENMESİYLE MUCİZE OLUŞTURULMASI

Read More

4.4. DOĞA YASALARINA FARKLI FELSEFİ YAKLAŞIMLAR

Mucizeler sorunu ile ilgili modern dönemdeki felsefi ve teolojik tartışmaların en büyük bölümü, mucizelerin doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak algılanması ile ilgilidir. Bu sorunun iki yönü olduğunu söyleyebiliriz; birincisi Tanrısal etkinliğin nasıl anlaşılacağıyla ilgilidir, ikincisi doğa yasalarının nasıl anlaşılacağıyla ilgilidir. Bunlardan ikincisine, mucizelerle ilgili birçok tartışmada gerekli önemin verilmediğini söyleyebiliriz. Bilim felsefesi alanında doğa yasalarını nasıl anlamamız gerektiği, bu yasaların ontolojik statüsünün ne olduğu hakkında yapılmış olan çalışmalar, mucizeler konusunun tartışıldığı birçok çalışmada görmezden gelinmiştir. Oysa doğa yasalarına yaklaşımımızda, bilim felsefesi açısından yapacağımız tercihlerin kimisine göre mucizeleri doğa yasalarının ihlali şeklinde anlamakla ilgili sorunun hiçbir önemi kalmamaktadır; dolayısıyla bunlara göre Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal edip etmediği şeklindeki tartışmalar gereksizdir. Bu yüzden, mucizelerle ilgili sorun açısından, doğa yasalarının ontolojik statüsüne farklı felsefi yaklaşımların olduğunu belirlemeyi önemli buluyoruz. Doğa yasalarını ‘evrensel doğrular’ ile ilişkilendirmek cazip olsa da bilim felsefesi alanındaki çalışmaları inceleyenler -mühendislik alanında bu tartışmalar göz ardı edilse de- birçok felsefecinin, doğa yasalarının tartışma-dışı ‘evrensel doğrular’ olarak algılanmasına karşı çıktığını ve bu konuda farklı yaklaşımlar sergilendiğini görürler. Bu farklı yaklaşımları dört maddede inceleyeceğiz; bunların birincisi düzenci, ikincisi araçsalcı, üçüncüsü zorunlulukçu, dördüncüsü olasılıkçı yaklaşımdır.

1- Düzenci (Regularity) Yaklaşım:

Bu yaklaşımın ontolojik iddiasına göre ‘olgular’ın yasalara karşı önceliği vardır. Bilimsel teorilerimizde ‘yasa’ olarak adlandırdık-larımız mutlaklık ifade etmez; bu yasalar, gözlenen düzenin ifadesinden ibarettirler. Bu bakış açısında, ‘mutlak yasa’ gibi gösterilenlerin ‘yasa gibi’ (lawlike) ele alındığını düşünebiliriz. Bu yaklaşımı savunanlar, doğa yasalarının adeta birer ‘Platonik idea’ gibi değerlendirilmesine karşı çıkarlar. Düzenci yaklaşımı savunanların içinde de bazı farklılıklar olmakla beraber zorunlulukçu yaklaşımı eleştirmek, bu başlık altında toplananların ortak özelliğidir. Düzenci yaklaşım, gelecek hakkında öngörüde bulunabilmemizin sebepleri hakkında bir şey söyleyemediğinden dolayı eleştirilir. Ayrıca, düzenci yaklaşımı eleştirenler, bu yaklaşımın, doğada gözlenen düzeni neyin sağladığı hakkında hiçbir şey söyleyemediğini belirtirler.

Düzenci yaklaşıma uygun fikirleri savunmuş olan ünlü isimlerden biri Alfred Ayer’dir. Ayer, düzenci yaklaşımın kökenlerini Hume’un nedensellik eleştirisine bağlar ve Hume’un yaklaşımının iyi anlaşılmadığını söyler. Ayer, Hume’un, neden ile sonuç arasında ilişki olmadığını değil; bu ilişkinin ‘mantıken zorunlu’ olmadığını savunduğunu söyler: Eğer ilişki mantıken zorunlu olsaydı; nedenlerden sonucu çıkarsamak mümkün olurdu ve deneyden önce de biz, hangi sonucun hangi deneyi takip edebileceğini bilirdik. Fakat böylesi apriori bir bilgi mümkün değildir. Hume, neden ile sonuç arasında ‘mantıki zorunluluk’ görmediği gibi ‘fiziki zorunluluk’ olmadığını da düşünmüştür. O, ‘fiziki zorunluluk yanılgısı’nın psikolojik olduğu -sübjektif olduğunu- kanaa-tindedir. Hume ile ‘düzenci yaklaşım’ arasında kurulan bu ilgilerden dolayı bu yaklaşıma ‘Hume’un teorisi’ (Humean theory) de denmiştir. En basit şekliyle düzenci yaklaşım, ‘doğa yasaları’nın genellemelerden ibaret olduğunu söyler.

Burada ironik olan, Hume ile adı özdeşleştirilen bu yaklaşımın, yine Hume ile özdeşleştirilen ‘mucizelerin doğa yasalarının ihlali olarak tarifi’ ile uyuşmamasıdır. Çünkü düzenci yaklaşıma göre, aslolan olgular olduğu için, gerçek-leşen herhangi bir olguyu kapsayacak şekilde ‘yasalar’ın düzenlenmesi gerekir. Yasalar olgulardan çıkarsandığı için, ‘yasa’yı ihlal eden bir olgu olursa, eksik genellemenin (yasanın) revize edilmesi gerekir. Buna göre, eğer ateş Hz. İbrahim’i yakmadıysa, ‘ateşin kimi zamanlar yakmayabileceği’ şeklinde ateşle ilgili genellemelerimizi düzenlememiz gerekir. Bu yaklaşım elbette ki herkesin, her ‘olağanüstü olgu’ iddiasının kabul edilmesini gerektirmez. Fakat böylesi bir yaklaşım benimsenirse; mucizeleri doğa yasalarının ihlali olarak tarif ederek, bu tarif sebebiyle reddetmenin kapısı kapanır. Böylece ateizm, deizm veya agnostisizm adına olduğu gibi ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’ şeklindeki teolojik bir yaklaşım adına da mucizelere karşı çıkılamaz. Çünkü düzenci yaklaşıma göre, ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu söylenen yasaları’ doğa bilimlerinden öğrenemeyiz; doğa bilimleri sadece gözlenen düzeni tarif eden ‘genellemeleri’ bize söyler. O zaman, ‘yasa gibi genellemeleri’, mutlak yasalar olarak değerlendirerek ‘yasaların ihlali’nden bahseden yaklaşımlar anlamsızdır.

Diğer yandan, Mersenne gibi, doğa yasalarının ihlal edilmesine -kendi teolojik yaklaşımları sebebiyle- pozitif anlam yükleyenler için düzenci yaklaşımın sorun oluşturabileceği de söylenebilir. Ortada ‘mutlak yasa’ diye bir kavram kalmayınca, yasa ihlaline pozitif anlam yükleyecek bir yaklaşım da mümkün olmayacaktır.

2- Araçsalcı (Instrumentalist) Yaklaşım:

Düzenci yaklaşımı savunanlar, ‘doğa yasaları’ olarak gösterilenleri mutlak kategorisinden indirip, olgulara öncelik vererek, ‘doğa yasaları’nın ontolojik statüsünü zorunlulukçu yaklaşımı savunanlara nazaran düşük tutarlar. Araçsalcı yaklaşımı savunanlar ise bilimsel yasaların gerçek (doğa yasaları) ile ilişkisinin önemli olmadığını, zihnin bu yasaları dış dünyaya yüklediğini savunarak, yasaların ontolojik statüsünü iyice düşürürler. Araçsalcı yaklaşımı benimseyen biri için iyi teori, ontolojik gerçekliği en iyi şekilde açıklayan değil; fakat teknolojik buluşlara en iyi şekilde aracılık edip, en iyi şekilde öngörüde bulunma yeteneği verendir. Ernan McMullin’in de belirttiği gibi, Thomas Kuhn’un bilimsel teorilere yaklaşımının araçsalcı olduğu söylenebilir. Kuhn, doğa yasalarının teorilerimizden bağımsız varlığı gibi konuları, tamamen kenara bırakabileceğimizi düşünmüştür. Kuhn, bir teorinin başarısını ‘bilmece çözme’ (solving puzzle) faaliyetindeki başarıya benzetmiş ve objektif gerçekliği ‘doğa yasaları’nın yansıttığını iddia eden yaklaşımlara karşı çıkmıştır.

Kuantum teorisini araçsalcı yaklaşım ile değerlendirenler, bu teorinin lazer, maser, transistorlar, süper iletkenler ve nükleer santraller alanındaki başarılarına odaklanacaklar ve doğadaki ontolojik yapıyı ne kadar tarif ettiği konusunu göz ardı edeceklerdir. Aynı şekilde Newtoncu determinizmi ve Einstein’ın izafiyet teorisini de ele alacak; bu teorileri üstün zihinlerin dış dünya hakkındaki kurguları olarak kabul edecek ve bu kurguları sadece pratik sonuçları ile değerlendireceklerdir. Bu yaklaşımda ‘bilim yasaları’nın asıl olduğu savunulacak ve bunların ‘doğa yasaları’ olarak kabul edilme-sine gerek görülmeyecektir; bilim yasalarının kökeni ise doğada değil insan zihninde aranacaktır. Sonuçta bu yaklaşıma göre bilimsel yasaları keşif yerine icat olarak görmek gerekir.

Araçsalcı yaklaşımla ‘kendinde şey’ hakkında ontolojik bir iddiada bulunulmadığı için, bu yaklaşımdan dolayı mucizelere, doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldikleri iddiasıyla karşı çıkmanın bir mantığı olamaz. Doğa yasalarının neliği ile ilgili ontolojik bir iddia ortada yoksa, neyin ihlal edildiği söylenecektir? Eğer bilimsel teoriler sadece insan zihninin ürünleriyse, o zaman onları, ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu’ yasalar olarak görmenin de, dolayısıyla ‘Tanrı’nın onları diğer eliyle bozmayacağı’nı söyleyerek teolojik sebeplerle ihlalci mucizelere karşı çıkmanın da bir anlamı kalmaz.

Diğer yandan, Boyle gibi doğa yasalarının ihlal edilmesine pozitif bir anlam yükleyerek mucizelerin açıklamasını yapanlar için, düzenci yaklaşım olduğu gibi ‘araçsalcı yaklaşım’ da doğa yasalarına karşı arzu edilen felsefi tavır değildir.

3- Zorunlulukçu (Necesseterian) Yaklaşım:

 Bu yaklaşımda, doğa yasalarına göre hangi nedenin hangi sonucu belirleyeceğinin belli olduğu savunulur: Doğa yasaları zihnin dışında ontolojik olarak vardırlar. Doğa yasaları olacak olanı belirledikleri gibi, olmaması gerekeni de dışlarlar. ‘A’ nedeni ‘B’yi sonuç veriyorsa; ‘A’ ile ‘B’ mutlaka beraber görülmelidir. Bu yasaların işleyişi belli bir zaman ve mekanla da sınırlı değildir. Eğer A’ nedeni ‘B’ sonucunu veriyorsa; bu, bir milyar yıl önce olduğu gibi şimdi de, bir milyar yıl sonra da geçerlidir.

Düzenci yaklaşımda olguların yasalara karşı önceliğinin savunulmasına zıt bir şekilde zorunlulukçu yaklaşımda, yasaların olgulara karşı ontolojik önceliği savunulur. Doğa yasalarına farklı felsefi yaklaşımlar içinde sadece zorunlulukçu yaklaşımda, doğa yasalarının ihlal edildiği bir mucize anlayışı söz konusu olabilir. O zaman, mucizelerin doğa yasalarının ihlali gibi gösterilmesini -Schleiermacher gibi- teolojik sebeplerle sorunlu görenlerin, ancak doğa yasalarına felsefi yaklaşımlarında zorunlulukçu yaklaşımı benimsiyorlarsa, bu sorunun olduğunu söyleyebiliriz. Kuantum teorisinin, doğa yasaları ihlal edilmeden mucizelerin oluşumunu açıklayıp açıklayamayacağı, zorunlulukçu yaklaşımı benimsemek suretiyle ‘mucizeler’in gerçekleştiğine itiraz edenlere cevap verilmesi açısından önemlidir. Fakat düzenci yaklaşımı benimseyenler için zaten böylesi bir sorun olmayacağı için, kuantum teorisine dayanılarak, mucizelerin doğa yasaları çerçevesinde oluşumunun açıklanmaya çalışılmasının da pek bir önemi kalmamaktadır.
Zorunlulukçu yaklaşıma göre mucizelerin, doğa yasalarının ihlali olarak tarif edilmesini birçok filozof ve teologun dinler açısından sorun olarak görmediğini -hatta bazılarının böylesi bir tarifi arzuladıklarını- tekrar hatırlamak faydalı olacaktır. Örneğin William Lane Craig, doğa yasalarına zorunlulukçu yaklaşımın, mucizelerin ‘fiziksel olarak imkansız’ (physically impossible) olduğunu gösterebileceğini; fakat dinlerin, mucizelerin doğal nedenlerle gerçekleştiğini iddia etmediklerini, doğaüstü bir Gücün mucizeleri gerçekleştirdiğini savunduklarını; bu yüzden herhangi bir sorunun bulunmadığını söyler. Craig, epistemolojik olarak teizmin Tanrısı’nın varlığının mümkün olduğunu kabul edersek, mucizelerin varlığının da otomatik olarak mümkün olduğu-nun ortaya çıkacağını belirtir. Craig, ancak ateizmin doğru-luğu rasyonel bir şekilde temellendirilebilseydi, mucizelerin varlığının imkansız olacağının düşünülebileceğini söyler. Sonuçta Craig, mucizeleri, zorunlulukçu yaklaşımın etkisiyle ‘doğa yasalarının ihlali’ olarak tarif ederek, imkansız gibi göstermeye çalışanların argümanlarının geçersiz olduğunu
savunur.

4- Olasılıkçı (Probabilistic) Yaklaşım:

İstatistiğin temelinin olasılığa dayandığını hatırlarsak, günümüzde birçok bilim dalında olasılıkçı yaklaşımın öneminin ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz.56 Örneğin “Sigara içmek (A) akciğer kanseri olmanın (B) olasılığını arttırır” şeklindeki tıp biliminde geniş kabul gören bir iddia, olasılıkçı yaklaşımla ifade edilmektedir. ‘A’nın olması ‘B’nin olmasının olasılığını -birçok değişik durumda bile- arttırıyorsa; olasılıkçı neden-selliğin (probabilistic causation) olduğu söylenebilir. Zorunlulukçu yaklaşımda ‘B’nin, ‘A’nın zorunlu sonucu olduğu söylenirken; olasılıkçı yaklaşımda ‘C’nin de ‘B’ye sebep olduğu söylenebilir; hatta bu sebeplerin hiçbiri olmadan da ‘B’ oluşabilir. Örneğin hava kirliliğinin (C) de akciğer kanserine (B) sebep olduğu belirtilebilir veya hiç sigara içmeyip, hiç hava kirliliğine maruz kalmamış kişilerin de akciğer kanserine yakalandığı (B) düşünülebilir.

Olasılıkçı nedenselliğin olduğu durumlarda, sonucun hangi nedenle bağlantılı olarak gerçekleştiğini belirlemede zorluk vardır. Örneğin bir ilaç da, temiz hava da, bağışıklık sistemi de akciğer kanserinin iyileşmesinin sebebi olabilir. Carl Hempel bu durumu, ‘açıklamanın belirsizliği problemi’ (problem of explanatory ambiguity) olarak nitelendirir ve Tanrısal etkinliği bu durumla ilişkilendirir: Belirsizlikten dolayı kanseri, ilacın veya temiz havanın veya bağışıklık sisteminin iyileştirdiğini söyleyebileceğimiz gibi Tanrısal etkinliğin iyileştirdiğini de söyleyebiliriz. Hempel’in yaklaşımıyla, sonucun (örnekteki iyileşmenin) Tanrısal etkinlikle gerçekleştiği gösterilmemekte; fakat bahsedilen tipteki sonucun, Tanrısal etkinlikle gerçekleştirildiğinin yanlışlanmasının mümkün olmadığı anlatılmaya çalışılmaktadır.

Fiziğin en temel yasalarının bile olasılıkçı bir yönü olduğu, ilk olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında entropi yasasıyla belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Termodinamiğin ikinci yasası olan entropi o kadar temel bir doğa yasasıdır ki ünlü bilim adamı Arthur Eddington; evren hakkındaki bir teorinin, Maxwell’in formülleriyle, hatta daha önceden yapılmış bazı deneylerle uyumsuz olsa bile doğru olma şansının bulunabileceğini, ama entropi yasasıyla çelişiyorsa hiçbir şansının olmadığını söyler. Ama, gerek akciğer kanseri ile ilgili örneklerde, gerek entropi yasasında determinizmin dışına çıkılmadığına dikkat edilmelidir. Nitekim Einstein’a göre, Newton mekaniğinin en büyük başarısı, entropi yasası ile ilgili olan, moleküllerin davranışlarını açıklayan kinetik teoriye ve mikroskobik yapılardan hareketle makroskobik sistemlerin açıklamasını amaçlayan istatistiksel mekaniğe uygulanabilmesidir. Kısacası akciğer kanseri ile ilgili örneklerde ve entropi yasasında ‘sübjektif olasılık’ mevcuttur; epistemolojik yetersizliklerimizden dolayı olasılık kullanılmaktadır. Polkinghorne’un kaos teorisini yorumlayışında olduğu gibi, epistemolojik belirsizliklerden ontolojik belirsizliklere geçmeyi bir alternatif olarak görenler olabilir. Buna göre determinist yasaların, doğadaki ontolojik determinist durumu tarif ettiğine dair realist yaklaşımlar inkar edilecek ve bu yasalar ontolojik gerçekliğe en iyi durumda bir yakınlaşma olarak kabul edilecektir. Bu tarz bir yaklaşım için, olasılıkçı yasalar ile açığa çıkan, Hempel’in bahsettiği, ‘açıklama ile ilgili epistemik belirsizlik’ bir avantaj kabul edilebilir. Fakat Polkinghorne gibi determinist yasalar sonucunda açığa çıkan epistemik belirsizliklerden ontolojik indeterminizme geçmektense; doğrudan ‘ontolojik olasılığın’ varlığının savunulduğu kuantum teorisiyle, indeterminizmin ontolojik varlığını savunmayı -Clayton, Murphy ve Tracy gibi- daha iyi bir alternatif olarak değerlendirdiğimizi, bir daha belirtmek istiyoruz.

Diğer yandan, olasılıkçı yasaların sadece ve sadece epistemolojik yetersizliklerimizle alakalı olduğunu (indeter-minizmle ilgisinin bulunmadığını) düşünenler için, olasılıkçı yaklaşım ile zorunlulukçu yaklaşım tamamen aynı anlama (ontolojik olarak) sahiptir. ‘Sübjektif olasılıkçı’ yaklaşımlarla beraber Tanrı’nın mucize gerçekleştirdiği iddia edilince, doğa yasalarının ihlal edildiği bir mucize anlayışı savunulmuş olacaktır. Doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışını savunanlar için kuantum teorisinin en yaygın yorumu olan Kopenhag yorumunun önemi burada ortaya çıkar. Doğayla ilgili temel yasalarımızdan sadece kuantum teorisinde ‘ontolojik olasılık’ mevcuttur. Bu ise doğada ‘ontolojik boşluklar’ın olduğu ve Tanrı’nın, bu açıklıkları kullanmak suretiyle, doğa yasalarını ihlal etmeden mucizeleri oluşturduğu modellerin savunulabilmesine olanak tanır. Her olasılıkçı yaklaşım, ihlalsiz bir şekilde mucizelerin nasıl oluşmuş olabileceğiyle ilgili modelleri göstermeyi mümkün kılmaz. Bilimsel yasalarımız içinde ‘ontolojik indeterminizm’ (ontolojik olasılıklar) iddiasına sahip tek teori olan kuantum teorisini kullanan olasılıkçı yaklaşım, bu konudaki en iyi seçenek olarak gözükmektedir.

Sonuçta, doğa yasalarına felsefi yaklaşımların farklılığı, mucizelerin, doğa yasaları ihlal edilerek mi, yoksa edilmeden mi oluştuğu sorununda kritik öneme sahiptir. Düzenci yaklaşım ve araçsalcı yaklaşımla, doğa yasaları hakkında güçlü bir ontolojik iddiada bulunulmadığından; bu anlayışlar açısından ‘doğa yasalarının ihlali’ kavramının ciddi bir önemi kalmamaktadır. Doğa yasalarının ihlali kavramı karşımıza özellikle zorunlulukçu yaklaşımda çıkar; bilimsel yasalarımı-zın, doğa yasalarının ontolojik durumunu tarif ettiğine güven, bu yaklaşımın temel özelliğidir. Fakat, modern bilimin en temel yasalarından biri olan kuantum teorisiyle objektif indeterminizm ortaya çıkınca; bilimsel yasaların ontolojik durumu tarif ettiğine güveneceksek, evrene ontolojik olasılıkçı yasaların (indeterminizmin) hakim olduğunu kabul etmemiz gerektiği savunulmaya başlandı. Tanrı’nın belirsizlikleri belirleyerek (olasılıklar arasındaki alternatiflerin içinden tercihler yaparak) mucizeleri gerçekleştirmiş olabileceğini savunan modeller, ‘ontolojik olasılıkçı’ yaklaşımla karşımıza çıkmaktadır. Kısacası, mucizeler, sadece ‘doğa yasalarını objektif determinist yapıda gören zorunlulukçu yaklaşım’a göre doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına gelir. Boyle ve Mersenne ve gibi birçok ünlü düşünür ise böylesi bir mucize anlayışında hiçbir sorun görmemiş, hatta bu yaklaşımın daha tercih edilir olduğunu düşünmüşlerdir. Diğer yandan, Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmediği bir mucize anlayışını savunmayı önemli bulanlar ise düzenci yaklaşım, araçsalcı yaklaşım gibi görüşleri zorunlulukçu yaklaşıma tercih etmek ve de özellikle kuantum teorisinin desteğiyle ‘ontolojik olasılıkçı’ yaklaşımları benimsemek gibi alternatiflere sahiptirler.

ÖNCEKİ YAZI: 4.3. MEKANİK EVREN VE MUCİZELER

SONRAKİ YAZI: 4.5. BAŞTAN MÜDAHALE VE MUCİZELER

Read More

4.3. MEKANİK EVREN VE MUCİZELER

Voltaire gibi diğer bazı düşünürler de mucizelerin imkanını dışlamak için mucizeleri ‘doğa yasalarına aykırı olgular’ olarak tarif etmişlerdir. Voltaire, sadece mucizelerin imkanını dışlamakla kalmaz, mucizelerin gerçekleştiğini düşünenlerin Tanrı’ya hakaret ettiğini de ileri sürer. Newtoncu mekanik evren modeli, mucizelerle ilgili sorunun alevlenmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. ‘A’lar hep ‘B’yi belirliyorsa, ‘A’dan sonra mucize olarak ‘M’nin gerçekleşmesi, doğa yasasının gereği olan ‘B’nin gerçekleş-memesi, doğa yasasının ihlal edildiği veya askıya alındığı anlamını taşır. Hume ve Voltaire’e karşı birçok düşünür, doğa yasalarının ihlali anlamındaki mucizelerden ve mekanik bir evren anlayışından rahatsızlık duymamışlar, hatta kendi felsefi-teolojik görüşleri açısından bunu tercih etmişlerdir. 17. yüzyıl biliminde önemli bir yeri olan Marin Mersenne bunlardan birisidir. Mersenne, din adamlarının halkı kandırmak için mucize hikayeleri uydurmalarıyla ilgili ithamlardan rahatsız olmuştu. Bunun için, mekanik felsefenin, mucizeler ile şaşkınlık uyandıran olaylar (marvel) arasında sınır çizmede yararlı olacağını düşündü: Eğer doğa yasaları ile işleyen bir düzen varsa, bu düzenin kesintiye uğramasıyla mucizeler tarif edilebilir, böylece mucizeler şaşkınlık uyandıran olaylardan ayırt edilebilir ve değerleri ortaya çıkar. Mersenne için mekanik felsefe, Katolik inancına hizmet eden, onu koruyan bir araçtı. Diğer yandan, Mersenne’in Katoliklik adına yaptığını, Robert Boyle, Protestanlık için yapmış ve mucizelerdeki doğaüstü yöne vurgu yapmıştır. Protestanlar, kutsal metinlerde yazılanların dışında birçok mucizenin varlığını iddia eden ve bunları Katoliklik lehine kullanan Katolik Kilisesi’nin mucize anlayışına karşı çıkmışlar ve -genelde- mekanik evren anlayışına daha çok sempati duymuşlar, bu anlayışın, Katolikliğin ‘sihirli evren’ anlayışının yerini alması gerektiğini düşünmüşlerdir.

Mekanik evren sisteminin babası Newton da ‘Tanrı’nın özgürlüğü’ne vurgu yaparak, Tanrı’nın istediği anda evrene -gereğinde doğa yasalarını ihlal ederek- müdahalede bulunabileceğini savundu. Diğer yandan Aydınlanma’nın akılcılığıyla Hıristiyanlığa yeni bir şekil vermek isteyen Thomas Jefferson, Hıristiyanların kutsal metinlerinden mucizeleri çıkartarak, kendi Kutsal Kitap baskısını yaptı.  Bütün bu mucizelere farklı yaklaşımlarda, 17. yüzyıldaki bilimsel gelişmelerin önemli bir rolü vardır. 17. yüzyıldan önce mucizeler tartışılmış olsa da, bu yüzyılda mekanik evren modelinin hakim olması, bu sorunun, daha önceki dönemlerde olmadığı kadar, felsefe ve teoloji alanlarında tartışma gündemine gelmesine sebep olmuştur. Ateizm, deizm veya agnostisizm adına mucizelere Hume ve Voltaire gibi karşı çıkanlarda, Mersenne ve Boyle gibi mucizelerin doğa yasalarının ihlali olarak anlaşılmasına pozitif anlam yükleyenlerde, Jefferson gibi mucizelerin anlatımını kutsal metinlerden çıkartmaya çalışanlarda; mekanik felsefenin ortaya konmasının, mucizeler ile ilgili tartışmada bir dönüm noktası olduğu gözükmektedir.

Mucizelere kimi karşı çıkışların ateizm ve agnostisizm dışında teolojik kanaatler sonucu yapıldığına özellikle dikkat edilmelidir. Karşı çıkanların kimisi, doğrudan mucizelerin varlığına karşı iken (Jefferson gibi), kimi ise mucizelerin doğa yasalarının ihlali şeklinde anlaşılmasına karşı olmuştur. Örneğin Descartes, kutsal metinlerde bahsedilen kimi mucizeleri doğal sebeplerle açıklamaya çabaladı. Doğa yasalarının değişmezliğini, ‘Tanrı’nın Doğası’nın değişmezliği’ ile temellendirmeye çalışan Descartes’ın mucizelere yaklaşımını, felsefesindeki bu temel ilkeyle ilişkilendirebiliriz. Schleiermacher ise teolojik sebeplerle doğa yasalarının ihlali anlamındaki mucize anlayışının Hıristiyan teolojisinden çıkarılması gerektiğini savundu. O, nedenselliği mantıki bir zorunluluk olarak kabul etmişti ve evrensel her olguyu Tanrı’nın eseri olarak görse de, bu olguların doğa yasaları çerçevesinde -bu yasalar ihlal edilmeksizin- gerçekleştiğini savundu.

Mucizelere, Tanrısal etkinliğe ve Tanrısal Doğa’ya karşı birbirlerinden oldukça farklı yaklaşımlarına rağmen Voltaire’in, Mersenne’in, Newton’un, Jefferson’un, Descartes’ın, Spinoza’nın ve Schleiermacher’in yaklaşımlarındaki ortak noktayı görmek mümkündür. Tüm bu ünlü isimler yaklaşımlarını, evrende ‘objektif determinist’ doğa yasaları olduğuna inanarak geliştirmişlerdir. Kuantum teorisinin bu tartışma açısından önemli olduğu nokta tam burasıdır. İlk olarak kuantum teorisiyle -doğa bilimleri alanında- ‘objektif indeterminist’ doğa yasalarının varlığı savunulmuştur. Bu ise mucizeler sorunuyla ilgili felsefi tartışmalarda, temel hareket noktalarından birinin değiştiği ve bu konunun baştan ele alınmasının gerektiği anlamına gelir.

20. yüzyıldaki, mucizelere felsefi veya teolojik kanaatleri gereği inanan tüm din felsefecilerinin ve teologların, kuantum teorisinde ortaya çıkan indeterminizm sonucunda, mucizelerin doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleştiğini savunmaya başladıkları da zannedilmemelidir. Örneğin Richard Swinburne, mucizeleri, doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak tarif eden yaklaşımı Mersenne gibi benimsemiş ve mucizeleri, tekrarı olmayan, doğa yasalarının ihlal edildiği istisnai durumlar olarak betimlemiş ve buna, kendi felsefi yaklaşımında Hume’un tersine- pozitif bir anlam yüklemiştir.

ÖNCEKİ YAZI: 4.2. MUCİZELER SORUNUNA DOĞRU YAKLAŞIMI BELİRLEMEK

SONRAKİ YAZI: 4.4. DOĞA YASALARINA FARKLI FELSEFİ YAKLAŞIMLAR

Read More

4.2. MUCİZELER SORUNUNA DOĞRU YAKLAŞIMI BELİRLEMEK

Kutsal metinlerde anlatılan ‘mucizeler’, daha çok peygamberlerin gelişleriyle ilgili süreçle ilişkilidir, yani bunlar dinlerin kuruluş süreci ile ilgili en kritik evreyle ilişkilidir. Bu dönemin içindeki şahsi tanıklıkların ne kadar önemli olduğu tartışma konusu olabilir, ama binlerce yıllık bir süre zarfında, tektanrılı dinlere inanan teistlerin çoğunluğunun inançlarını bu mucizelere bina ettiklerini düşünmek hatalı olacaktır. Daha ziyade, Tanrı’nın varlığına ontolojilerinde merkezi yer veren teistlerin, bu ontolojilerinin gereği olarak Tanrı isterse ‘mucize’ diye nitelendirilen fenomenleri gerçekleştirebileceğine inançlarının ‘mucizeler’e imanlarının temel sebebi olduğunu söylemek -bizce- daha doğrudur. Kısacası, mucizeleri gözlemden Tanrı’nın varlığına inanca geçişten çok, Tanrı’nın varlığına inançtan mucizelerin varlığına inanca geçişin, tektanrılı üç dine inananların çoğunluğunun tavrı olduğunu tespit edebiliriz. R. J. Berry’nin dediği gibi “Mucizeler için yüce bir imana ihtiyacımız yok; ihtiyacımız olan yüce bir Tanrı’ya imandır.” Sonuçta -genelde- teistlerin, mucizelere imanının sebebinin, ‘şahsi tanıklıklara güvenle mucizeleri temellendirmelerinden’ ziyade, inanılan Tanrı için mucizelerin ‘mümkün’ olduğuna ve kutsal metinlerin doğruluğuna bir arada iman etmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Tanrı’ya olan bu imanın arka planında ise ‘kozmolojik delil’ veya ‘tasarım delili’ gibi rasyonel Tanrı kanıtlamaları olabileceği gibi, hiçbir kanıta dayanmayan fideist bir yaklaşım da olabilir.

Tanrı’nın varlığına şüpheyle yaklaşan kimselerin çoğunluğu bile, asıl önemli meselenin, mucizelerin gerçekleşip gerçekleşmemiş olması değil, Tanrı’nın var olup olmadığı meselesi olduğunu kabul edecektir. Doğanın kapalı bir sistem olup, dışarıdan hiçbir müdahale almadığını apriori olarak kabul edenler; yani natüralizmi felsefi sistem veya bilimsel metot olarak tek alternatif olarak görenler için elbette ki mucizenin imkanı yoktur. Natüralizm, doğayı tek gerçeklik ve değer kaynağı olarak kabul eden, bütün olguların doğayla açıklanabileceğini savunan bir öğretidir. Natüralizm ile mucizeler daha baştan tanım olarak birbirlerini dışlarlar. Natüralizm doğanın dışarıdan her türlü müdahaleye kapalı olduğunu, Tanrı veya madde-dışı herhangi bir cevherin, mad¬di doğa üzerinde etkili olamayacağını savunur. Mucize ise Tanrı’nın doğa üzerindeki olağanüstü etkinliğini ifade eder. Tanrısal etkinlik anlamında ‘mucize’ kavramı ile natüralizmi uzlaştırmak mümkün değildir: “Sen Tanrısal etkinliği yok kabul etmelisin” diyen bir felsefe ile Tanrı’nın etkinliği ile ilgili bir iddia nasıl uzlaşsın? Sonuçta mucizeler ile ilgili sorunda karşımıza çıkan en temel soru, teizmin mi yoksa natüralizmin mi ontolojisinin doğru olduğudur. Ancak bu en temel sorunun cevabı bu kitabın odak noktalarından biri değildir.

Kuantum teorisinin, Tanrısal etkinliğin ve mucizelerin gerçekleşmesi için gerekli boşlukların doğada ontolojik olarak var olduğunu gösterdiğini savunan kimi düşünürler, doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışı savunurlar. Böylesi bir mucize anlayışı ‘metodolojik natüralizm’ (ilerleyen sayfalarda ‘felsefi natüralizm’ ve ‘metodolojik natüralizm’ arasındaki farktan bahsedilecektir) açısından daha sorunsuz olacaktır, çünkü doğanın yasaları ihlal edilmemektedir; Tanrı mucize gösterirken bile, bu mucizeler, doğa yasaları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Diğer yandan, Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’nı söyleyerek mucizelere teolojik sebeplerle karşı çıkanlar için de bu mucize anlayışı tercih edilecektir. Bu yüzden, din felsefesi açısından, kuantum teorisinin, doğa yasaları ihlal edilmeksizin mucizelerin gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunu, açıklayıp açıklayamayacağını tespit etmek önemlidir. Fakat, bu konuyu tespit etmeye çalışmamız, teolojik açıdan, doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışına ihtiyaç duyulduğu şeklinde -Schleiermacher gibi-bir anlayışta olduğumuz anlamına gelmemektedir. Çünkü biz de Berry gibi, asıl olanın Tanrı’nın varlığına inanmak olduğunu, mucizelerin imkanına inancın ise bunun doğal neticesi olduğunu düşünüyoruz. Diğer yandan, bunu söylerken, Marin Mersenne ve Richard Swinburne gibi, mucizelerin doğa yasaları ihlal edilerek gerçekleştiğine dair bir iddiada bulunmak için de bir sebep görmüyoruz.
Eğer doğa yasaları ihlal edilmeksizin mucizelerin gerçekleşebileceği gösterilebilirse; bununla, “Din, bilimle çelişir, çünkü doğa yasalarının ihlali anlamında mucizeyi savunur” diyenlerin hatalarının anlaşılacağını ve bu tespitin de din felsefesi açısından değerli olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden, bu kitapta, kuantum teorisinin ‘mucizelerin doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleşebileceği’ni gösterdiğine dair yaklaşımları aktarmakla, böylesi bir tespitin yapılmasını hedefledik; fakat böylesi bir ‘imkanı’ göstermekle, gerçekte de mucizelerin böyle ‘oluştuğu’na dair bir iddiada bulunmadığımızın özellikle altını çizmek istiyoruz.

Tanrısal yasaların (İslami bir ifadeyle Sünnetullah) bilinen doğa yasalarından daha geniş yasalar olduğu söylenebilir, bu yaklaşım ise ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’na dair teolojik itirazın geçersiz olması demektir; çünkü Tanrısal yasalar hakkında tam bir bilgimiz yoktur ve bunlar bizim bildiğimiz doğa yasalarıyla sınırlı değildir. Eğer Spinoza’nın yaptığı gibi, kendi bildiğimiz doğa yasalarının, Tanrısal yasalara eşit olduğunu düşünürsek -Tanrısal yasaların bilinen doğa yasalarından daha geniş olabileceğini göz ardı edersek bahsettiğimiz hataya düşeriz. Nitekim Spinoza, Tanrı ile doğa yasaları arasında ilişki kurmuştu ve kendi döneminin bilim anlayışını yansıtan determinist yasaları Tanrısal Doğa ile özdeşleştirmişti. Fakat kuantum teorisi, doğa yasalarının indeterminist yapıda olduğunu ve yerel olmayan nedenselliğin evrenin bir fenomeni olduğunu bilimsel bir teori olarak ortaya koydu. Bu durum, doğa yasalarının gizemini çözdüğümüze dair iddialarda, hele hele doğa yasalarından yola çıkarak Tanrısal Doğa ile ilgili iddialarda bulunmakta, ne kadar dikkatli olunması gerektiğinin önemli bir göstergesidir. Tanrısal yasaların bilinen doğa yasalarından (determinist veya indeterminist) daha fazlasını ifade ettiğine inanıyoruz ve bilimsel teorilerde tarif edilen doğa yasalarından yola çıkan herhangi bir yaklaşım adına mucizelere karşı çıkmanın hatalı olduğunu düşünüyoruz. Buna rağmen, bilimi ciddi bir şekilde ele alan yaklaşımları, bilim-din ilişkisinin kurulması açısından değerli bulduğumuzdan, modern fiziğin en temel teorilerinden birinin, ‘mucizelerin doğa yasaları ihlal edilmeksizin gerçekleşebileceği’ni gösterip göstermediğini belirlemeyi önemli buluyoruz.

ÖNCEKİ YAZI: 4.1. MUCİZELER SORUNU VE DAVID HUME

SONRAKİ YAZI: 4.3. MEKANİK EVREN VE MUCİZELER

Read More
?>