2.7. OBJEKTİF İNDETERMİNİZM VE METAFİZİK TERCİHLER

Burada önemli olan bilim, felsefe ve mantık açısından tüm bu sarsıcı iddialara, deneysel desteği olan doğa bilimlerinin en önemli teorilerinden birisinin sebep olmasıdır. Adı kaos teorisiyle özdeşleşen Prigogine de, metafiziksel ve felsefi bir tercihe bağlı olmaksızın, fizikte, indeterminizmin kendini kabul ettirdiğini düşünür ve şöyle der: “Bergson, Whitehead, Popper tarafından savunulan indeterminizm, bundan böyle fizikte kendini kabul ettirmiştir.” Fakat bizce Prigogine’in -Heisenberg ve Barbour gibi- metafiziksel bir tercihten bağımsız olarak indeterminizmin kendini -fizikte- kabul ettirdiğini söylemesi hatalıdır. Prigogine, kitaplarında, determinist evren görüşünün özgür iradeye yer bırakmayacağından yakınmaktadır. Sonuçta, Prigogine’in neden Einstein’ın yaklaşımını değil de Heisenberg’inkini tercih ettiğinin cevabı, sadece modern fiziğin önüne çıkardığı tablo olamaz; Einstein aynı tablodan kendi metafizik tercihine uygun seçim yaptığı gibi, Prigogine de kendi metafizik tercihine uygun olarak, hep yakındığı, determinizmin yol açtığı düşünülen ‘materyalist kaderci anlayış’tan kendini kurtaracak yorumu tercih etmiştir. Burada durumu ilginç olan Popper’dır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ‘objektif indeterminizm’in varlığını savunanlar -genelde- kuantum teorisinin verilerine ve özellikle Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne büyük değer vermişlerdir. Fakat Popper, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ni eleştirirken, diğer yandan kuantum teorisinden bağımsız olarak, insan özgürlüğüne tehdit olarak gördüğü Lapelaceçı determinizme karşı indeterminizmi savunmuştur. Popper, determinizme karşı indeterminizmi tercih ediyor olsa da; onun için, determinizm de indeterminizm de test edilemeyecek olan metafizik doktrinlerdir.

Heisenberg ve onun takipçileri, epistemolojik olarak neyi bilebileceğimizi betimlerken, bunun ontolojik durumu tarif ettiğine geçiş yaparak; indeterminizmin, cehalet ile deneysel ve kavramsal sınırlılıklarımızdan kaynaklanmadığını, doğanın gerçek bir durumu olduğunu savunmuşlardır. Bu durum, Polkinghorne’un “Epistemoloji ontolojiyi şekillendirir” sözüyle ifade ettiği gibi; neyi bilebileceğimizin veya bilemeyeceğimizin, neyin gerçekte var olduğunu anlamamızın, güvenilir bir rehberi zannedilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu stratejiyi Newton da benimsemişti, onun Heisenberg’le farkı şöyle özetlenebilir: Newton bildiklerinden yola çıkarak ‘ontolojik determinist’ bir evrenin varlığına inanmıştır, Heisenberg ise bilmediklerinden (belirsizliklerden) yola çıkarak ‘ontolojik indeterminist’ bir evreni öngörmüştür. Determinist bir evrende, tek bir oluş şeklinin dışındaki alternatiflerin ontolojik statüsü imkansızlığa eşitken, indeterminist bir evrende alternatiflerin oluşması mümkündür. Bu önemli farklılık, Tanrı-evren ilişkisi, mucize ve özgür irade sorunları ele alınırken -kitabın ilerleyen bölümlerinde ele alacağız-değişik yaklaşımların oluşmasına yol açan temel bir ayrılık noktasıdır.

Heisenberg, belirsizliği, gerçek dünyanın bir olgusu olarak ele alır ve bunu ‘potansiyel’ kavramının yeniden gündeme gelmesi olarak değerlendirir. Aristoteles’in yaklaşımında ‘potansiyel’ belli bir gayenin oluşmasını netice verirdi. Oysa Heisenberg’e göre birçok alternatifi barındıran ‘potansiyel’in içinden ‘önceden belirsiz’ bir kısmı gerçekleşir. Başkaları da Heisenberg gibi ‘potansiyel’ kavramına atıf yaparak, olası ama belirsiz olguların varlığına dikkat çektiler. Bunlara göre gelecekte potansiyelin nasıl aktüalize olacağı belli değildir, bu potansiyel çerçevesinde olgular oluşacak olsa da geleceğin ucu açıktır: ‘Ontolojik şans’ (gerçekten var olan, bilgisizliğimizden kaynaklanmayan, determinizmin belirlemesinden bağımsız olan şans) evrenin objektif gerçekliğidir; sübjektif değildir.

Barbour, belirsizliği, objektif indeterminizmin varlığıyla açıklamayı, ‘kritikçi realist’ yaklaşımın bir uzantısı olarak ele alır.85 Bizce, Barbour’ın bu yaklaşımı, kendisinin savunduğu ‘kritikçi realist’ yaklaşımla, belirsizliği ‘objektif indeterminizm’ olarak değerlendirmesini bir birleştirme çabasıdır. Belki, böylesi bir birleştirme çabası mümkün olabilir; fakat bizce, ‘kritikçi realist’ yaklaşımla beraber, ikinci maddede belirtilen; belirsizliği, ‘deneysel ve kavramsal sınırlılıklarımıza’ bağlayan yaklaşımı benimsemek ve şu andaki bilgimizle indeterminiz-min ontolojik mi epistemolojik mi olduğunu bilemeyeceğimizi söyleyerek bu hususta agnostik kalmak daha tutarlı olacaktır. Bu agnostik tavırla, Tanrısal etkinlik konusunu bir arada ele aldığımızda, Tanrısal etkinliğin determinist mi, yoksa indeterminist bir evrende mi gerçekleştiğini belirleye-meyeceğimizden; her iki mümkün durumu da değerlendirmek gibi bir zorluk karşımıza çıkar. Bu tavrımız, daha zor ve daha temkinli bir yaklaşımdır; fakat evrenin yapısının nasıl olduğunu bilemediğimiz bir durumda, bu bilememe durumumuzu kabul etmenin, sanki biliyormuşçasına temkinsiz bir şekilde Tanrı-evren ilişkisi hakkında yargılara varmaktan daha doğru olduğunu düşünüyoruz. İçinde bulunduğumuz bilememe durumunun bizi götürdüğü agnostik tavır, Tanrı-evren ilişkisi hakkında susmamızı, hiçbir yargıda bulunmamamızı da gerektirmez. Kuantum teorisiyle ortaya atılan iddiaların determinizmi mi, yoksa indeterminizmi mi gerektirdiği konusunda agnostik kalmak da felsefi bir tavırdır. Ayrıca Heisenbergçi bir yaklaşım eğer doğru ise -ki bu hususta agnostiğiz- bu yaklaşımın, Tanrı-evren ilişkisinin kurulmasında hangi yeni bakış açılarına sebep olacağını belirlemek de din felsefesi açısından önemlidir. Felsefi veya teolojik açıdan, birçok hususta kesin bir sonuca varamayacak olsak da, sonuca vardıklarını zannedenlerin hatalarını göstermek, örneğin evrenin determinist yapısını sorgusuz kabul edip, mucizeler ve özgür irade konusunda negatif yaklaşımlar üretenlerin, yaptıkları çıkarımlarının, şüpheli bir zemine dayandığını göstermek de felsefi bir sorgulamanın neticesi olacaktır. Kuantum teorisi -mucize, özgür irade gibi sorunlarda- bir çözüm durağı değilse bile; bahsedilen sorunlar hakkında yapılan felsefi tartışmaların, modern bilimi ciddi şekilde ele alan, sofistike bir tarzda yapılmış olması için, uğranılması gerekli bir durak konumundadır.

ÖNCEKİ YAZI: 2.6. HEISENBERG’İN BELİRSİZLİK İLKESİ VE FARKLI YORUMLANIŞ ŞEKİLLERİ

SONRAKİ YAZI: 2.8. BÜTÜNSELLİK VE EPR

default
Post Written by
?>