4.1. MUCİZELER SORUNU VE DAVID HUME

Mucizeler ile ilgili felsefi ve teolojik sorunlar, bu kavramın nasıl tanımlanması gerektiği ile ilgili tartışmalardan başlayarak kendisini gösterir. ‘Mucize’ sözlük anlamı olarak başkasını aciz bırakmayı ifade eder. Kullanımda ise peygamberlerin doğruluğuna delil oluşturan fiil anlamına gelmektedir: Peygamber, doğruluğunu kanıtlamak için olağanüstü bir iş yaparak inanmayanlara meydan okur ve onları ‘aciz’ bırakır. İslami anlayış açısından ‘mucizeler’ peygamberler aracılığıyla gösterilseler de bunların arkasında Tanrısal etkinlik vardır ve bunlar, peygamberlerin Tanrı tarafından gönderildiğinin işaretleri/delilleridirler. Diğer tektanrılı dinler olan Hıristiyanlık ve Musevilikte de mucizelere inanma teolojik bir zarurettir. Kuran’da olduğu gibi Eski Ahit ve Yeni Ahit’te de mucizelerle ilgili birçok anlatım vardır. ‘Mucize’ kavramının İngilizce karşılığı olan ‘miracle’ (Latince miraculumdan türemiştir) da Tanrısal müdahaleyi ifade eder. ‘Miracle’ ifadesi etimolojik olarak ‘aciz bırakma’ anlamını içermese de kullanımdaki anlamı ‘mucize’ye karşılık gelmektedir. İslam dışındaki dinlerde, dini ve karizmatik şahsiyetler tarafından sergilenen olağanüstü hadiseler de ‘mucize’ olarak nitelendirilir. Gündelik kullanımda beklenmedik (zor bir sınavı geçmek gibi) birçok olay için ‘mucize’ ifadesi kullanılsa da bu kavram özellikle Tanrısal etkinlik ile ilişkilidir. Diğer yandan, sürekli tanıklık edilen birçok olayın Tanrısal etkinliğin sonucu gerçekleştiğinin ifade edilmesi için de ‘mucize’ kavramı kullanılır. Örneğin bir çiçeğin açmasının veya her sabah Güneş’in doğmasının ‘mucize’ olduğu söylenir. Fakat felsefi bir sorun olarak burada ele alacağımız mucizeler, Tanrı tarafından oluşturulan ‘olağanüstü olaylar’ ile ilgilidir. O zaman, bu kitapta kullanıldığı anlamıyla mucizeleri şu iki özelliği ile tarif edebiliriz:

1. Tanrısal etkinliğin sonucu olmaları
2. Olağanüstü olmaları

Mucizeler ile ilgili önemli bir sorun, ikinci maddedeki ‘olağanüstülüğün’ bazılarınca ‘doğa yasalarının ihlal edilmesi’ olarak tarif edilmesiyle kendini gösterir. Mucizelerin doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak tarifi, felsefe tarihinde David Hume ile özdeşleşmiştir. Hume, doğa yasaları ile ilgili tarifini, mucizelerin oluştuğuyla ilgili iddiaları reddetmek için kullanır. Hume’un argümanına göre doğa yasalarının işleyiş tarzıyla ilgili gözlenen birçok delile karşı, bu yasaların ihlal edildiğine dair bireylerin tarihsel tanıklıkları hiçbir zaman ikna edici olamaz. Aslında Hume, mucizelerle ilgili tanıklıklara güvenilemeyeceği dışında, mucizelerin oluşmasının ‘imkansız olduğunu’ söylemek istemişse, kendisinin nedensellik ile ilgili eleştirilerine ters düşmüş demektir. Çünkü o, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin zaruri olmadığını ve bu yakıştırmanın insan psikolojisinden kaynaklandığını -sübjektif olduğunu- söylemiştir. Bu konuda sıkça verilen bir örneği tekrarlarsak; bir bilardo topunun diğerine çarpmasından sonra iki bilardo topunun da farklı yerlere doğru hareket ettiğini gözlemleriz, bu olayın her tekrarlanışında aynı gözlemi yapmamızdan, bu çarpma ve ayrılma olaylarının ‘zaruri’ bir ilişkiden kaynaklandığını düşünürüz. Oysa Hume’a göre doğada böylesi zaruretlerin olduğunu iddia edemeyiz, bu sadece ‘A’ ve ‘B’ olgularını sürekli bir arada görmemizden kaynaklanmaktadır; zihin, dış dünyaya haksız bir şekilde böyle bir özellik yüklemektedir.

Eğer neden ile sonuç arasındaki ilişki zaruri değilse, mucizeleri, nasıl doğa yasalarına aykırı olarak tarif ederek, onları reddedebiliriz? Neden-sonuç arası ilişki zaruri değilse, herhangi bir doğa yasasının varlığı tespit edilemeyecek olduğundan, ‘doğa yasasının ihlali’ kavramı anlamsızlaşacaktır. Nitekim Gazzali, mucizelerin imkanını temellendirmek için, nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı çıkmıştır. Gazzali, su içmek ve suya kanmak, yemek ve doymak, ilaç ve iyileşmek, ateşin dokunması ve pamuğun yanması arasındaki ilişkinin zaruri olmadığını, bunlar arasındaki ilişkinin zaruri zannedilmesinin kişilerin alışkanlıklarından kaynaklandığını söylemiştir. Gazzali, Tanrı’nın yaratması sayesinde, nedenlerin sonuçları meydana getirdiğini savunur; böyle olunca, örneğin ateşin (nedenin), yakmayabileceğini (zaruri olarak bu sonucu vermeyeceğini) anlarız ki; bu da Kuran’da anlatılan, Hz. İbrahim’i ateşin yakmaması ‘mucize’sini anlamamızı kolaylaştırır.

Malebranche da nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı çıkmış -bu konuyla ilgili fikirleriyle Hume’u önemli şekilde etkilemiştir- ve Tanrı’nın nedenle sonuç arasındaki bağı kurduğunu savunmuştur. Fakat nedenle sonucun arasındaki ilişkinin zaruretini reddedip, Tanrıyı, nedenle sonuç arasındaki ilişkiyi kuran Güç olarak tanımlayan, bahsedilen okkasyonalist yaklaşımları savunan felsefecilere karşı Hume; nedenle sonuç arasındaki ilişkinin zaruretine karşı eleştirilerini, agnostik felsefesi adına yaptı. Einstein, Hume’un yaklaşımlarını kabul edersek, tüm düşüncelerimizden vazgeçmemiz gerektiğini söyler. Konumuz açısından önemli olan nokta ise Hume’un bu yaklaşımının, hiçbir doğa yasasının varlığının tespit edilmesine olanak tanımaması ve bu durumda, mucizelerin oluştuğu iddiasına karşı, elde olmayan bir yasanın ihlaline dayanarak karşıt izah yapılamayacağıdır. John Hedley Brooke, Hume’un, mucizelerin varlığının yüksek derecede olanak dışı olduğunu göstermeye çalıştığını, bunun için geçmişle ilgili deneyimin tek tipliliğini argümanı için yeterli kabul ettiğini söyler. Sonuçta, Hume’un bütün felsefesini bir arada ele alırsak (özellikle nedensellikle ilgili bahsedilen eleştirilerini), mucizelerin ‘imkanı’nın reddedilmesinin değil, mucizelerle ilgili ‘tanıklıkların eleştirilmesi’nin onun felsefesinin gereği olduğunu söyleyebiliriz.

Hume’un yaklaşımından yola çıkarak mucizelerin varlığını inkar etmenin kısır döngülü bir mantık olduğunu söyleyenler olmuştur: Mucizeleri böylesi bir yaklaşımla inkar edenler, doğa hakkındaki tek tip tecrübemize dayanarak iddialarını desteklemeye çalışırlar. Bu tek tip tecrübenin doğruluğunu ise ancak kişisel tanıklıkların yanlış olduğunu biliyorsak iddia edebiliriz. Kişisel tanıklıkların yanlış olduğu ise mucizelerin olmadığı kanaatine dayanır. Hume’un yaklaşımının terse döndürülebileceği ve eğer yeterince güvenilir sayıda tanık varsa, mucizelerin varlığına inanmamız gerektiği şeklinde, bu yaklaşımın kullanılabileceği de ifade edilmiştir. Hume’un mucizelerle ilgili olarak, doğa yasalarının işleyişine aykırı olgular için kişisel tanıklıklara güvenilemeyeceği ile ilgili itirazı, bir yandan eleştirilirken, diğer yandan geçtiğimiz yüzyılda birçok kişi tarafından kullanılmış ve Antony Flew gibi din felsefecileri tarafından tekrarlanmıştır.

Teistler ile ateistler arasında, mucizelerin teizmi destek-leyen bir delil olup olamayacağından ziyade, mucizelerin gerçekleşmiş olup olmadığı daha önemli bir sorundur. Bu ise mucizelerin varlığına inanmamız için hangi rasyonel sebeplerin olduğu gibi bir soru karşımıza çıkarır ki bu soru, özellikle epistemoloji ile bağlantılıdır. Burada mucizelere yapılan üç itiraz karşımıza çıkar: Bunların birincisi, doğadaki işleyişin düzenine karşı kişisel tanıklıklara güvenemeyeceğimizdir; bu, Hume’un itirazıdır. İkincisi, mucizelerin, doğa yasalarının ihlali olarak gerçekleştiğini -ihlale pozitif anlam yükleyerek- savunanlara karşı, doğa yasalarının yanlış bilindiğinin iddia edilmesidir. Üçüncüsü, ortaya çıkan olağanüstü olgunun kabulüne karşı, bunun bir anomali olduğunun ve Tanrısal etkinlikle ilgisinin olmadığının söylenmesidir.

Bu itirazlara karşı, Humecu yaklaşımın daha ziyade doğrudan tanıklıklara karşı bir itiraz olduğu, oysa ‘dolaylı deliller’in de olabileceği söylenmiştir: Biri öldürüldüğünde de sadece öldürme olayının gözlemlenmesi değil, katilin parmak izleri veya öldürme eyleminden kısa süre önceki maktulle kavgaları da delil kabul edilmektedir. Bu görüşü savunanlara göre örneğin, kutsal metinlerde bahsedilen kavimlerin yok oluşuna tanık olmayanlar, bu kavimlerin olduğu bölgelerdeki arkeolojik kazılarda elde ettikleri belgelerle -doğrudan tanıklıklar dışındaki dolaylı delillerle- kutsal metinler arasındaki uyumu, kutsal metinlerde anlatılanlara inanmak için bir delil olarak görebilirler. Mucizeleri, doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak temellendirmek isteyenlere karşı getirilen ‘doğa yasalarını tam olarak bilmediğimiz veya yanlış bildiğimiz’ itirazı ise değiştirilerek, Hume’a karşı da kullanılabilir. Buna göre geçmişteki doğanın işleyişiyle ilgili deneyimimizin, doğa yasalarını tam olarak bildiğimizi gösteremeyeceği ve mucizelerle ilgili tanıklıkları reddetmek için yeter sebep olamayacağı söylenebilir.

Ayrıca tektanrılı dinlere inananların, herhangi bir anoma-linin mucize olduğunu iddia etmedikleri, yazılı vahiy veya gelenek gibi kaynaklara dayanarak, Tanrı’nın etkinlikleri ile ilgili İlahi davranış kalıpları’ bulunduğuna inandıkları ve mucize olduğu iddia edilen olguların, bu ‘davranış kalıpları’ ile ilgili olduğuna dikkat edilmelidir. Örneğin bir sebze yetiştiricisi, ektiği tohum birkaç saat içinde olgun bir meyveye dönüşürse, kolay kolay buna dinsel anlamda ‘mucize’ demeyecektir, çünkü bu sıradışı fenomenin oturacağı bir İlahi davranış kalıbı’ aklına gelmeyecektir; Tanrı’nın doğrudan etkisiyle bu fenomeni ilişkilendirmeyecektir. Ama Hz. Musa’ya denizin yarılması; tam olarak da peygamberlik iddiasındaki Hz. Musa ve onun bu iddiasıyla ilgili vazifesiyle ilişkili bir şekilde, tam olarak gerekli anda gerçekleştiği için ‘mucize’ olarak nitelenecektir. Burada gerçekleşen olay İlahi davranış kalıbı’ ile ilgili beklentileri karşılar ve bu herhangi bir anomali iddiasıyla mucize arasındaki önemli farkı gösterir. Mucizenin ortaya çıktığı dinsel-tarihi ortam, mucizenin tanımlanması için kritik öneme sahiptir. Belirli kişilerle ilişkili, belirli ortam ve zamanda olan, İlahi davranış kalıbı’ ile ilgili beklentilere uygun, olağanüstü fenomen olmaktan dolayı ‘mucize’ diğer olağandışı fenomenlerden (anomalilerden) ayrılır.

ÖNCEKİ YAZI: 4. BÖLÜM TANITIMI

SONRAKİ YAZI: 4.2. MUCİZELER SORUNUNA DOĞRU YAKLAŞIMI BELİRLEMEK

default
Post Written by
?>