5.2. KÖTÜLÜK SORUNU VE ONTOLOJİ

Buraya kadar kötülük sorununa birçok farklı cevabın verildiğini ve özgür iradeye vurgu yapmanın, verilen farklı cevaplarda en önemli unsur olduğunu gördük. Ayrıca özgür iradeye kötülük sorununun açıklanmasında yer veren düşünürlerin birbirlerinden farklı yaklaşımları olduğunu da tespit etmeye çalıştık. Bu hususları belirlememiz konumuz açısından önemlidir; çünkü kuantum teorisi özgür irade sorunuyla ve dolayısıyla kötülük sorunuyla ilgilidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus; kötülük sorunu ile ilgili yaklaşımlarda, özgür iradeye verilen rol merkezden ne kadar uzaklaşırsa, kuantum teorisinin bu konu açısından öneminin o kadar azalacak olmasıdır. Eğer bir kişi özgür iradenin varlığını kötülük sorununun açıklanmasında hiç önemli görmüyorsa, muhtemelen kuantum teorisinin bu konuyla hiçbir ilgisinin olmadığını baştan düşünecektir.

Ayrıca kötülükler genelde ahlaki kötülük ve doğal kötülük olarak ikiye ayrılıp incelenir. Ahlaki kötülükler hır-sızlık, öldürme, sahtekarlık, cimrilik gibi insanların özgür iradeleriyle ilişkilendirilen fiilleri ve kötü karakter özellik-leridir. Doğal kötülükler ise selleri, yangınları, kanser gibi hastalıkları, körlük, sağırlık gibi durumları ifade eder. Bunlardan ahlaki kötülüklerin özgür irade sorunuyla ilgisi açıkça gözükmektedir. Doğal kötülükleri özgür iradeyle ilişkilendirerek açıklamaya çalışanlar olsa da, buradaki bağlantı ahlaki kötülükler kadar açık değildir. Bu yüzden, kuantum teorisinin bu konudaki tartışmaya girmesinin, daha çok ahlaki kötülükler ile ilişkili olduğunun baştan tespit edilmesi faydalı olacaktır.

Kuantum teorisinin, özgür irade ve dolayısıyla kötülük sorunu açısından göz önünde bulundurulmasını önemli bulsak da; geniş bir alanla ilgili kötülük sorununun, bu kitapta ele aldığımızdan çok daha geniş bir çalışmayı hak ettiği bilinmelidir. Bu soruna bütün ayrıntılarıyla giremesek de, Tanrı’nın neden kötülüğü yaratmayı seçtiğiyle ilgili bütün hikmetleri bilemeyeceğimiz kanaatinde olduğumuzu belirtmek istiyoruz. İbn Sina’nın “Az kötülük için çok iyilik terk edilmez” ilkesi de, Augustineci özgür irade merkezli açıklamalar da ‘Tanrısal hikmet’ hakkında bize ipucu verebilir; fakat kötülüğün yaratılmasının hikmetinin tam olarak ne olduğunu belirlememize olanak tanımazlar. Bu yüzden, bizce, bu argümanlardan hangisine sempati duyuluyorsa duyulsun; bu argümanların mutlaka, Tanrısal hikmetleri tam olarak bilemeyeceğimizi vurgulayan bir yaklaşımla birleştirilmesi gerekir. Aslında Stephen Wykstra gibi, kötülüklerin sebebinin anlaşılamamasının, Tanrı’nın varlığını inkar etmek için bir neden olamayacağını söyleyerek, ‘kötülüklerin varlığının nedenine agnostik yaklaşımı’ temel alarak, müstakil argüman üretenler de olmuştur. Wykstra’nın bu yaklaşımı ‘Geçerli Epistemik Ulaşımın Şartı’ (CORNEA: Condition of Reasonable Epistemic Access) olarak bilinir ve kötülüklerin sebebinin görülüp, tespit edilememesinin; bu kötülüklerin maksadı olmadığı görüşünün doğru olduğunun, yeterli delili olamayacağını dile getirir. Wykstra, Tanrı’nın sınırsız aklı ile insan aklı arasındaki derin uçuruma dikkat çekerek argümanını destekler. Bizce, böylesi bir yaklaşımı müstakil bir argüman olarak savunmak yerine, daha önce anılan argümanların birkaçıyla birleştirerek geniş ve mütevazı (müdafaacı) bir argüman oluşturmak, bunda da mutlaka özgür iradeye yer vermek en iyisi olacaktır. Nitekim, Plantinga’nın, müdafaası, bahsettiğimiz tipteki bir yaklaşıma benzemektedir. Plantinga, kitap ve makalelerinde, müdafaacı yaklaşımını ifade ederken, Tanrı’nın hikmetlerine tamamen vakıf olamadığımız için kötülüğün varlık sebebini anlayamamış olabileceğimize de dikkat çekmiştir.

Eğer Tanrı’nın varlığı, kötülük sorunundan bağımsız bir şekilde temellendirilebilirse; bu, Tanrı’ya yer veren bir ontoloji ile kötülük sorununun ele alınmasını, yani kötülük sorununun materyalist ontoloji adına kullanılamamasını sağlayacaktır. Bizce, modern bilimin verileriyle ortaya çıkan İnsancı İlke ‘tasarım delili’ni; Big Bang teorisi ve entropi yasası ise ‘kozmolojik delil’i, yani Tanrı merkezli bir ontolojiyi desteklemektedir. Diğer yandan birçok kişi fideist yaklaşımla veya ontolojik delil gibi farklı yaklaşımlarla ontolojilerinde Tanrı’ya yer vermektedirler. Sonuçta kötülük sorunu ile ilgili tartışma epistemolojik açıdan Tanrı’ya inancımızın geçerli olup olmadığı tartışmasına gelip dayanmaktadır. Bundan da kötülük sorununun, ontoloji ve epistemoloji ile ilgili bütün sistemimizle alakalı olduğu; bütün sistemden yalıtılırsa, kötülük sorununun sağlıklı bir şekilde değerlendirilemeyeceği anlaşılmaktadır.
Sempatiyle baktığımız müdafaacı yaklaşımlar, eğer ateizme karşı bir atakla da desteklenirlerse, teistik yaklaşıma güç katılacağı kanaatindeyiz. Buradaki ‘karşı atak’ ifadesinden kastımız, ateizmin, kötülük sorununun teizm tarafından açıklanamadığı veya kötülük olgusunun teizmle uyuşmadığı iddiasına karşılık; ateizmin de ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu ve ateizmin evrende gözlemlenen iyiliklerin varlığını açıklayamadığı, fakat teizmin bunu başarıyla Tanrı’nın iyiliği ve rahmetiyle açıkladığını gündeme getirmektir. Canlı lar aleminde birçok özgeci (altruist, diğerkam) davranış vardır: Birçok kuşun kendisinin olmayan yavruları beslemesinden, karıncaların ve arıların ayrıntılı bir şekilde belirlenmiş birçok fedakarlık içeren işbölümlerine kadar doğada özgeci davranışlar gözlemlenir. Cansız maddenin ve doğal seleksiyon gibi rekabeti ön plana çıkartan bir mekanizmanın, nasıl olur da ‘iyilik’ olarak niteleyebileceğimiz özgeci davranışları oluşturduğu, ateist-materyalist yaklaşım açısından önemli bir sorundur. William Hamilton’un 1960’lardaki çalışmalarının önemli bir rol oynadığı ‘akraba seleksiyonu’ (kin selection) gibi mekanizmalarla bu özgeci davranışlar açıklanmaya çalışılmıştır. Buna göre, özgeci davranışları gerçekleştiren canlılar, bunu, genlerinin devam ettirilme olasılığını arttırmak için yapmışlardır. Sonuçta ‘zahiren iyilik’ gibi gözüken davranışların, yaşam mücadelesinde ‘gen havuzu’ için bir avantaj olduğu, bu yüzden ‘bencil’ bir boyutunun bulunduğu açıklanmaya çalışılır. Nitekim, yaşayan en ünlü ateist olan Richard Dawkins’in ünlü kitabının adını ‘Bencil Gen’ (The Selfish Gene) yapan da bu fikri ispat etme arzusudur.

Biyoloji, psikoloji ve antropolojinin katkılarıyla oluştuğu söylenen ‘sosyobiyoloji’ disiplini, insan dahil bütün varlıkların toplumsal davranışlarını (özgecilik dahil) salt biyolojik olarak açıklamaya çalıştığı için özgecilikle ilgili tartışmalar açısından önemlidir. Aslında ‘bencil gen’ ve ‘sosyobiyoloji’ başlıkları altında oluşturulan ateist argümanlar öncelikle tasarım deliline karşı yöneltilmiştir; fakat evrende varolan iyiliklerin biyoloji yasaları ve tesadüfün birleşimiyle oluştuğunu savunan bu yaklaşımlar, ateistler tarafından ‘iyilik sorunu’na cevap vermek için de kullanılmaktadır. ‘Akraba seleksiyonu’ gibi mekanizmalarla canlılardaki birçok özgeci davranışın açıklanamadığı görünmektedir: Balina ve yunusların hastalıklı canlılara yaptıkları yardımlar veya kimi canlı türlerinde genetik havuza katkısı olmayacak yaşlı akrabalara yapılan yardımlar bu cinstendir. İnsanların yaşamından ise bu konuda verilebilecek pek çok örnek bulunmaktadır. Ayrıca yapılan özgeci davranışların biyoloji yasalarına bağlı olduğunu söylemek ‘iyilik sorunu’nu ateizm adına çözmez. Swinburne’ün dikkat çektiği gibi, bu sonuçların ortaya çıkmasına sebep olan mevcut doğa yasalarının neden varolduğu da bir açıklama gerektirmektedir. “Nasıl oluyor da, cansız madde, belli bir birleşime kavuşunca, bu kadar farklı canlıda, bu kadar çeşitli özgeci davranışa sebep olacak potansiyeli içinde barındırıyor” sorusu kolayca geçiştirilebilecek bir soru değildir.

Aslında, niyetimiz, evrende gözlemlenen özgeci davranışları da kapsayan iyiliklerin, teistik ontolojinin ispat edilmesinde kullanılması gerektiğini savunmak değildir. “Evrendeki iyilikler Tanrı’nın varlığını ispatlamaktadır” şeklinde bir yargı ileri sürmüyoruz. Fakat teizmin ‘kötülük sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu ileri sürenlere, ateizmin ise ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Bizce, bundan çıkarılması gereken sonuç; evrende gözlemlenen iyilikler veya kötülüklerden yola çıkarak ontolojik yargılarda bulunmamak olmalıdır.
Sonuçta, kötülük sorununa karşı verilecek teolojik veya felsefi cevabın şu unsurları içinde barındırması gerektiğini düşünüyoruz:

  1. Öncelikle insan zihninin sınırlılıklarına dikkat çekilmelidir (Wykstra’nın yaklaşımı buna benzerdir).
  2. Özgür iradeye dayalı farklı açıklamalardan istifade edilmelidir. (Kuantum teorisinin bu tartışma açısından önemli olabileceği yer bu husustur.) Bu yapılırken Plantinga’nın yaptığı gibi, Tanrı’nın ve evrende gözlemlenen kötülüklerin bir arada ‘olabileceği’nin gösterilmesi yeterli kabul edilmeli,
    ayrıca bunların bir arada ‘olması gerektiği’ ispat edilmeye çalışılmamalıdır.
  3. Kötülük sorununu açıklamakta, özgür iradenin varlığı dışında diğer hususlara dikkat çeken yaklaşımlar da (Hick’in manevi yükselişe vurgu yapan yaklaşımı gibi) değerlendiril melidir. Birçok yaklaşımın bir arada değerlendirilmesini önerme sebebimiz; evrendeki gözlemlenen kötülüklerin
    hikmetinin, tam olarak ne olduğunu bilemeyeceğimiz, fakat tahminler yürütebileceğimiz yönündeki inancımızdır. Bu ise bizi, farklı birçok argümanı bir arada değerlendirmeye yöneltmektedir.
  4. Teizmin ‘kötülük sorunu’ ile karşı karşıya olduğu savına karşı ateizmin ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğuna dikkat çekilmelidir. Böylece kötülük ve iyilik gibi evrende gözlemlenen fenomenlerin bir ontoloji iddiası için temel yapılmasına karşı çıkılabilir.

ÖNCEKİ YAZI: 5.1. KÖTÜLÜK SORUNUNUN ÖZGÜR İRADE SORUNUYLA İLGİSİ

SONRAKİ YAZI: 5.3. DETERMINIZM VE ÖZGÜR İRADE

default
Post Written by
?>