5.8. GÖZLEMCİNİN ROLÜ, TAMAMLAYICILIK İLKESİ VE ÖZGÜR İRADE

Kuantum teorisinin indeterminist yorumuna göre, bütün maddi alemde ve insan beyninde ‘objektif olasılıklar’ mevcuttur; bu olasılıkların varlığı ise libertaryan özgürlük anlayışı için gerekli olan, özgür iradenin farklı alternatiflerden birini gerçekleştirmesinin mümkün olduğunu göstermekte kullanılmaktadır. Özgür iradeye determinizmin yer bırakmadığı iddiasına böylece, modern bilimin en temel teorilerinden biriyle karşı çıkılmaktadır. Kuantum teorisinin, özgür irade sorunu açısından en önemli olduğu husus budur; bundan önceki sayfalarda bunun üzerinde duruldu. Ayrıca kuantum teorisinin indirgemeciliğe karşı bütünselliği destekleyen epistemolojik yaklaşımının; özgür iradenin varlığını temellendirmede kullanılan ‘zuhur etme’ yaklaşımlarını destekleyerek, dolaylı bir şekilde de özgür irade sorunu açısından önemli olabileceğine kısaca temas edildi. Bahsedilenler dışında, kuantum teorisinden hareketle özgür irade sorununu açıklamak için başvurulan iki yaklaşıma daha bunları temel yaklaşımlar olarak görmesek de değinerek bu konuyu sonlandırmak istiyoruz.

Tamamlayıcılık İlkesi’ni irdelerken değindiğimiz gibi, kuantum teorisindeki bu ilkeyi ve ‘dalga fonksiyonunun söndürülmesi’ ve ‘yerel olmama’ gibi açıklanması sorunlu olguları Yeni Berkeleyci tarzda yaklaşımlar geliştirmek için kullananlar olmuştur. Bunlara göre, ‘gözlemciler’ olguları, sadece fiziki bir temastan dolayı etkilememekte; fakat ‘zihinsel etkileri’ ile yaratmaktadırlar. Schrödinger denklemine göre bir parçacığın konumunun olasılıksal bir yapıyla (süperpozisyonlarla) evrildiğini, fakat gözlem yapıldığında (dalga fonksiyonu söndürülünce) bir parçacığı belli bir yerde gördüğümüzü hatırlayalım. Bahsettiğimiz yaklaşımı savunanlar, yapılan gözlemde, Schrödinger denklemine zıt bir şekilde (süperpozisyondan çıkarak) parçacığın belli bir yerde gözlemlenmesini, Schrödinger denklemiyle evrilen parçacıkla gözlemcinin ‘fiziki’ bir temasına değil, ‘zihnin’ belirleyici özelliğine atfetmektedirler. ‘Zihne’, maddeyi belirleyici böylesi bir önem verildiğinde, maddi alemdeki determinizmden etkilendiği için zihnimizin özgür iradeye sahip olamayacağını söylemek katı determinizmi savunmak- anlamsızlaşacak ve libertaryan anlamda özgür iradenin varlığını savunmak mümkün olacaktır. Nitekim bahsettiğimiz Yeni Berkeleyci yaklaşım, özgür iradenin temellendirilmesi için kullanılmıştır. Yeni Berkeleyci yaklaşımda bulunanların, George Bishop Berkeley’in mirasına sahip çıkışları, Tanrı’yı ‘evrensel Gözlemci’ olarak nitelemeleriyle iyice ortaya çıkar: Buna göre her kuantum olayı, Tanrı’nın yaratmasının bir ürünüdür, Tanrı evreni ‘gözleyerek’ sürekli var eder; Tanrı, evrenin ‘aşkın Gözlemci’sidir’ (transcendent Observer). Wigner’in, kuantum ölçüm olaylarında ‘insan zihni’ne yaptığı vurguya karşı Chiao; Tanrı’nın zihni’ne vurgu yapmakta, böylece zaman ve mekan olarak insan zihninin sınırlı etkisi yerine, bütün evrene ve evren zamanına yayılmış kuantum olaylarına Tanrı’nın etkide bulunmasını gündeme getirmektedir.

Kuantum teorisiyle gözlemcinin rolünde yapılan epistemolojik değişiklik, zihnin ontolojik statüsünü arttıran, böylece özgür iradeye yer veren ve hatta Tanrı’nın yaratıcılığını ‘Tanrı’nın gözlemciliği’ ile açıklayan görüşlere yol açmıştır. Ayrıca gözlemcinin rolünde yapılan değişiklik; daha önceden evrenin ‘kuantum potansiyeli’ olarak varolduğu, ilk gözlemcinin zamanda geriye doğru etkisi sebebiyle yıldızların ve gezegenlerin oluştuğu şeklinde iddialara kadar genişlemiştir. Birçok kişiye ‘uçuk’ gelebilecek böylesi bir iddiayı dile getirenlerden biri, ilk defa ‘kara delik’ ismini kullanan ve nükleer fizyon teorisinin geliştirilmesine katkısı olan ünlü fizikçi John Wheeler’dır. Geleceğin geçmişi etkilediğine dair iddiaları, gözlemcinin gözlenene etkisinden yola çıkarak ifade edenlerden biri de John Cramer’dir. Cramer, yüz ışık yılı önceki bir yıldızı gözlemlerken; yüz ışık yılı öncesine etkide bulunduğumuzu söyler. Sağduyuya ve neden-sonuç ilişkisi konusundaki tasavvurlarımıza aykırı bu yaklaşımlarla, ‘Tanrı’nın ön bilgisi ve özgür irade’ konusu hakkında ortaya konmuş olan Ockhamcı yaklaşım arasında bir bağ kurulabilir. Ockhamcı yaklaşımla, özgür iradeli bireylerin farklı davranarak geçmişin farklı olmasına sebep olabilecekleri ifade edilir ve Tanrı’nın geleceği bilmesi bu duruma aykırı görülmez.

Kuantum teorisinde gözlemciye verilen yeni epistemolojik rolden yola çıkılarak bahsedilen yaklaşımların yapılması ilginç olsa da bizce böylesi büyük iddialar için, kuantum teorisinde gözlemciye verilen rol abartılı bir şekilde yorumlanmıştır. Biz de, Polkinghorne gibi, doğru yaklaşımın, ‘gözlemcinin etkisi’ ile ‘gözlemcinin yaratması’ arasında ayrımın yapılması olduğunu ve kuantum teorisinde ‘gözlemcinin etkisi’nden bahsetmenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Kuantum seviyesinde, gözlem sürecinde gözlenenin etkilendiği doğrudur; ama bu, gözlemcinin zihninin yaratmasından çok farklıdır.

Gözlemcinin yaratıcı etkisiyle ilgili söylemlerin daha çok ‘dalga fonksiyonunun söndürülmesi’ ile ilgili yorumlardan kaynaklandığı hatırlanmalıdır. Bu olgunun, fiziki bir çözümü henüz mümkün olamamıştır; fakat gelecekte bunu açıklayan fiziksel bir teori geliştirilirse, ‘gözlemcinin rolü’ ile ilgili tartışmaların açığa kavuşacağını umanlar vardır. ‘Gözlemcinin rolü’ ile ilgili tartışmalar çözümlenmemiş bile olsalar, her halükarda, kuantum teorisinin ‘gözlemcinin zihninin yara-tıcılığı’nı gösterdiğini söylemek doğru değildir. Kuantum deneylerinin sonucunun bilgisayarla tespit edilip, bilgisayarın tespit ettiği sonuçların ise yıllar sonra alınacak bir çıktı ile öğrenilmesi mümkündür. Böylesi bir durumda ‘zihin’ (gözlemci), kuantum deneyinin sonucunu yıllar sonra çıktıdan öğrenmiş olacaktır; ‘zihnin’, bu bilgisayar çıktısına bakarak, bilgisayarla tespit edilmiş yıllar önceki deneyi geriye doğru etkileyebileceğini söylemek ise hiç mantıklı gözükmemektedir. Barbour’un dediği gibi, ‘dalga fonksiyonunun söndürülmesi’ olarak tarif edilen deney sonucunu etkileyenin ‘zihin’ olduğunu düşünmek yerine, gözlemde kullanılan aletin kuantum seviyesiyle etkileşiminin, bahsedilen olgunun nedeni olduğunu düşünmek daha doğrudur. Sonuçta, Berkeley’e benzer bir idealizmi hala savunanlar olabilir. Katılmadığımız bu görüşün ne kadar tutarlı olduğunu burada tartışacak değiliz. Fakat kuantum teorisiyle ‘gözlemci’ye verilen roldeki epistemolojik değişikliğin, Berkeleyci bir idealizme destek sağladığını söyleyecek şekilde abartılı bir şekilde yorumlanmasının doğru olmadığını söyleyebiliriz. Berkeleyci idealizm, kuantum teorisiyle ne güç kazanmış ne de kaybetmiştir. Dolayısıyla kuantum seviyesinde karşımıza çıkan ‘gözlemcinin etkisi’nden yola çıkılarak yapılmış Yeni-Berkeleyci yorumların, özgür irade sorununun çözümüne yeni bir katkıda bulunduğunu düşünmek için bir neden yoktur.

Kuantum teorisindeki Tamamlayıcılık İlkesi’nden hareketle özgür irade sorununu açıklamaya kalkanlar, bu ilkeyle özgür irade sorunu arasında analoji kurmuşlardır: Tamamlayıcılık İlkesi ile birbirleriyle çelişkili gibi gözüken dalga olma ve parçacık olma gibi özelliklerin; birbirleriyle ‘çelişkili’ değil, fakat ‘tamamlayıcı’ oldukları ifade edilmektedir. Aynı şekilde, bilimsel veya teolojik determinizm ile özgür irade çelişkili gibi gözükse de, aslında bunların birbirleriyle çelişkili olmadıkları söylenmektedir. Kuantum boşluklarının hepsini Tanrısal etkinliğin doldurduğunu söyleyen Pollard’ın, kendi görüşünde ortaya çıkan teolojik determinizm ile özgür iradenin ikisinin de beraber varolabileceğim açıklamaya çalışırken, başvurduğu yol, kuantum teorisinde çelişkili gibi gözüken durumların bir arada olduğuna dikkat çekerek, bu iki durum arasında analoji kurmaktır.

Tamamlayıcılık İlkesi’nden fizik bilimi dışına yapılan analojilerle, çelişkili gibi gözüken durumların aslında bir arada olabileceklerini göstermenin mümkün olduğunu; Tamamlayıcılık İlkesi’ni ileri süren Niels Bohr da savunmuştur. Bohr’dan sonra başkalarınca da aynı yaklaşım devam ettirilmiştir. Birçok kişiye göre, bizim mantıksal düşünme şeklimiz bu paradoksları çözmemize olanak vermemektedir. Belirsizlik İlkesi’ni ortaya koyan Heisenberg, kuantum teorisinin, mantığın temel ilkelerinden ‘üçüncü halin imkansızlığı’ ilkesinin değiştirilmesini gerektirdiğini söylemiştir. Kuantum teorisinin ‘kuantum mantığı’ denilen yeni bir mantık anlayışını gerekli kıldığı birçok düşünür tarafından tekrarlanmıştır. Tamamlayıcılık İlkesi’nde, ‘zahiren çelişkili’ gibi görülen özelliklerin; bir deneyde bir özellik, diğer bir deneyde öbür özellik ortaya çıkmakta olduğu için, ‘aslında çelişkili’ olmadıkları savunulmaktadır. Özgür irade konusuna yapılan analojide ise aynı varlık türünün (insanın), hem doğa yasalarınla belirlendiğine hem de özgür seçimler yaptığına tanıklık ettiğimiz, bunlar ‘zahiren’ çelişkili gibi gözükse de, iki durumu da inkar edemeyeceğimizden dolayı, ‘zahirde’ olan bu çelişkinin ‘aslında’ olmadığını düşünmemiz gerektiği; bunların ‘çelişkili’ değil, ‘tamamlayıcı’ oldukları ifade edilmektedir. ‘Aslında’ ne olduğunu anlayamadığımızdan dolayı ‘zahirde’ çelişki bulmamızın sebebinin; dilsel, kavramsal ve mantıksal sınırlılıklarımız olduğu söylenebilir. Kuantum teorisindeki Tamamlayıcılık İlkesi’nden yapılan bir analoji ile özgür irade sorununu çözemeyiz. Fakat, kuantum teorisiyle ilgili bahsedilen olgular gibi, özgür irade sorununu çözmekteki güçlüklerin sebebinin de dilsel, kavramsal ve mantıksal sınırlılıklarımız olduğunu söyleyebiliriz.

ÖNCEKİ YAZI: 5.7. ÖZGÜR İRADE SORUNUNU ÇÖZEMEMEMİZİN BAZI SEBEPLERİ
SONRAKİ YAZI: SONUÇ

default
Post Written by
?>