4.4. DOĞA YASALARINA FARKLI FELSEFİ YAKLAŞIMLAR

Mucizeler sorunu ile ilgili modern dönemdeki felsefi ve teolojik tartışmaların en büyük bölümü, mucizelerin doğa yasalarının ihlal edilmesi olarak algılanması ile ilgilidir. Bu sorunun iki yönü olduğunu söyleyebiliriz; birincisi Tanrısal etkinliğin nasıl anlaşılacağıyla ilgilidir, ikincisi doğa yasalarının nasıl anlaşılacağıyla ilgilidir. Bunlardan ikincisine, mucizelerle ilgili birçok tartışmada gerekli önemin verilmediğini söyleyebiliriz. Bilim felsefesi alanında doğa yasalarını nasıl anlamamız gerektiği, bu yasaların ontolojik statüsünün ne olduğu hakkında yapılmış olan çalışmalar, mucizeler konusunun tartışıldığı birçok çalışmada görmezden gelinmiştir. Oysa doğa yasalarına yaklaşımımızda, bilim felsefesi açısından yapacağımız tercihlerin kimisine göre mucizeleri doğa yasalarının ihlali şeklinde anlamakla ilgili sorunun hiçbir önemi kalmamaktadır; dolayısıyla bunlara göre Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal edip etmediği şeklindeki tartışmalar gereksizdir. Bu yüzden, mucizelerle ilgili sorun açısından, doğa yasalarının ontolojik statüsüne farklı felsefi yaklaşımların olduğunu belirlemeyi önemli buluyoruz. Doğa yasalarını ‘evrensel doğrular’ ile ilişkilendirmek cazip olsa da bilim felsefesi alanındaki çalışmaları inceleyenler -mühendislik alanında bu tartışmalar göz ardı edilse de- birçok felsefecinin, doğa yasalarının tartışma-dışı ‘evrensel doğrular’ olarak algılanmasına karşı çıktığını ve bu konuda farklı yaklaşımlar sergilendiğini görürler. Bu farklı yaklaşımları dört maddede inceleyeceğiz; bunların birincisi düzenci, ikincisi araçsalcı, üçüncüsü zorunlulukçu, dördüncüsü olasılıkçı yaklaşımdır.

1- Düzenci (Regularity) Yaklaşım:

Bu yaklaşımın ontolojik iddiasına göre ‘olgular’ın yasalara karşı önceliği vardır. Bilimsel teorilerimizde ‘yasa’ olarak adlandırdık-larımız mutlaklık ifade etmez; bu yasalar, gözlenen düzenin ifadesinden ibarettirler. Bu bakış açısında, ‘mutlak yasa’ gibi gösterilenlerin ‘yasa gibi’ (lawlike) ele alındığını düşünebiliriz. Bu yaklaşımı savunanlar, doğa yasalarının adeta birer ‘Platonik idea’ gibi değerlendirilmesine karşı çıkarlar. Düzenci yaklaşımı savunanların içinde de bazı farklılıklar olmakla beraber zorunlulukçu yaklaşımı eleştirmek, bu başlık altında toplananların ortak özelliğidir. Düzenci yaklaşım, gelecek hakkında öngörüde bulunabilmemizin sebepleri hakkında bir şey söyleyemediğinden dolayı eleştirilir. Ayrıca, düzenci yaklaşımı eleştirenler, bu yaklaşımın, doğada gözlenen düzeni neyin sağladığı hakkında hiçbir şey söyleyemediğini belirtirler.

Düzenci yaklaşıma uygun fikirleri savunmuş olan ünlü isimlerden biri Alfred Ayer’dir. Ayer, düzenci yaklaşımın kökenlerini Hume’un nedensellik eleştirisine bağlar ve Hume’un yaklaşımının iyi anlaşılmadığını söyler. Ayer, Hume’un, neden ile sonuç arasında ilişki olmadığını değil; bu ilişkinin ‘mantıken zorunlu’ olmadığını savunduğunu söyler: Eğer ilişki mantıken zorunlu olsaydı; nedenlerden sonucu çıkarsamak mümkün olurdu ve deneyden önce de biz, hangi sonucun hangi deneyi takip edebileceğini bilirdik. Fakat böylesi apriori bir bilgi mümkün değildir. Hume, neden ile sonuç arasında ‘mantıki zorunluluk’ görmediği gibi ‘fiziki zorunluluk’ olmadığını da düşünmüştür. O, ‘fiziki zorunluluk yanılgısı’nın psikolojik olduğu -sübjektif olduğunu- kanaa-tindedir. Hume ile ‘düzenci yaklaşım’ arasında kurulan bu ilgilerden dolayı bu yaklaşıma ‘Hume’un teorisi’ (Humean theory) de denmiştir. En basit şekliyle düzenci yaklaşım, ‘doğa yasaları’nın genellemelerden ibaret olduğunu söyler.

Burada ironik olan, Hume ile adı özdeşleştirilen bu yaklaşımın, yine Hume ile özdeşleştirilen ‘mucizelerin doğa yasalarının ihlali olarak tarifi’ ile uyuşmamasıdır. Çünkü düzenci yaklaşıma göre, aslolan olgular olduğu için, gerçek-leşen herhangi bir olguyu kapsayacak şekilde ‘yasalar’ın düzenlenmesi gerekir. Yasalar olgulardan çıkarsandığı için, ‘yasa’yı ihlal eden bir olgu olursa, eksik genellemenin (yasanın) revize edilmesi gerekir. Buna göre, eğer ateş Hz. İbrahim’i yakmadıysa, ‘ateşin kimi zamanlar yakmayabileceği’ şeklinde ateşle ilgili genellemelerimizi düzenlememiz gerekir. Bu yaklaşım elbette ki herkesin, her ‘olağanüstü olgu’ iddiasının kabul edilmesini gerektirmez. Fakat böylesi bir yaklaşım benimsenirse; mucizeleri doğa yasalarının ihlali olarak tarif ederek, bu tarif sebebiyle reddetmenin kapısı kapanır. Böylece ateizm, deizm veya agnostisizm adına olduğu gibi ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu yasaları diğer eliyle bozmayacağı’ şeklindeki teolojik bir yaklaşım adına da mucizelere karşı çıkılamaz. Çünkü düzenci yaklaşıma göre, ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu söylenen yasaları’ doğa bilimlerinden öğrenemeyiz; doğa bilimleri sadece gözlenen düzeni tarif eden ‘genellemeleri’ bize söyler. O zaman, ‘yasa gibi genellemeleri’, mutlak yasalar olarak değerlendirerek ‘yasaların ihlali’nden bahseden yaklaşımlar anlamsızdır.

Diğer yandan, Mersenne gibi, doğa yasalarının ihlal edilmesine -kendi teolojik yaklaşımları sebebiyle- pozitif anlam yükleyenler için düzenci yaklaşımın sorun oluşturabileceği de söylenebilir. Ortada ‘mutlak yasa’ diye bir kavram kalmayınca, yasa ihlaline pozitif anlam yükleyecek bir yaklaşım da mümkün olmayacaktır.

2- Araçsalcı (Instrumentalist) Yaklaşım:

Düzenci yaklaşımı savunanlar, ‘doğa yasaları’ olarak gösterilenleri mutlak kategorisinden indirip, olgulara öncelik vererek, ‘doğa yasaları’nın ontolojik statüsünü zorunlulukçu yaklaşımı savunanlara nazaran düşük tutarlar. Araçsalcı yaklaşımı savunanlar ise bilimsel yasaların gerçek (doğa yasaları) ile ilişkisinin önemli olmadığını, zihnin bu yasaları dış dünyaya yüklediğini savunarak, yasaların ontolojik statüsünü iyice düşürürler. Araçsalcı yaklaşımı benimseyen biri için iyi teori, ontolojik gerçekliği en iyi şekilde açıklayan değil; fakat teknolojik buluşlara en iyi şekilde aracılık edip, en iyi şekilde öngörüde bulunma yeteneği verendir. Ernan McMullin’in de belirttiği gibi, Thomas Kuhn’un bilimsel teorilere yaklaşımının araçsalcı olduğu söylenebilir. Kuhn, doğa yasalarının teorilerimizden bağımsız varlığı gibi konuları, tamamen kenara bırakabileceğimizi düşünmüştür. Kuhn, bir teorinin başarısını ‘bilmece çözme’ (solving puzzle) faaliyetindeki başarıya benzetmiş ve objektif gerçekliği ‘doğa yasaları’nın yansıttığını iddia eden yaklaşımlara karşı çıkmıştır.

Kuantum teorisini araçsalcı yaklaşım ile değerlendirenler, bu teorinin lazer, maser, transistorlar, süper iletkenler ve nükleer santraller alanındaki başarılarına odaklanacaklar ve doğadaki ontolojik yapıyı ne kadar tarif ettiği konusunu göz ardı edeceklerdir. Aynı şekilde Newtoncu determinizmi ve Einstein’ın izafiyet teorisini de ele alacak; bu teorileri üstün zihinlerin dış dünya hakkındaki kurguları olarak kabul edecek ve bu kurguları sadece pratik sonuçları ile değerlendireceklerdir. Bu yaklaşımda ‘bilim yasaları’nın asıl olduğu savunulacak ve bunların ‘doğa yasaları’ olarak kabul edilme-sine gerek görülmeyecektir; bilim yasalarının kökeni ise doğada değil insan zihninde aranacaktır. Sonuçta bu yaklaşıma göre bilimsel yasaları keşif yerine icat olarak görmek gerekir.

Araçsalcı yaklaşımla ‘kendinde şey’ hakkında ontolojik bir iddiada bulunulmadığı için, bu yaklaşımdan dolayı mucizelere, doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldikleri iddiasıyla karşı çıkmanın bir mantığı olamaz. Doğa yasalarının neliği ile ilgili ontolojik bir iddia ortada yoksa, neyin ihlal edildiği söylenecektir? Eğer bilimsel teoriler sadece insan zihninin ürünleriyse, o zaman onları, ‘Tanrı’nın bir eliyle koyduğu’ yasalar olarak görmenin de, dolayısıyla ‘Tanrı’nın onları diğer eliyle bozmayacağı’nı söyleyerek teolojik sebeplerle ihlalci mucizelere karşı çıkmanın da bir anlamı kalmaz.

Diğer yandan, Boyle gibi doğa yasalarının ihlal edilmesine pozitif bir anlam yükleyerek mucizelerin açıklamasını yapanlar için, düzenci yaklaşım olduğu gibi ‘araçsalcı yaklaşım’ da doğa yasalarına karşı arzu edilen felsefi tavır değildir.

3- Zorunlulukçu (Necesseterian) Yaklaşım:

 Bu yaklaşımda, doğa yasalarına göre hangi nedenin hangi sonucu belirleyeceğinin belli olduğu savunulur: Doğa yasaları zihnin dışında ontolojik olarak vardırlar. Doğa yasaları olacak olanı belirledikleri gibi, olmaması gerekeni de dışlarlar. ‘A’ nedeni ‘B’yi sonuç veriyorsa; ‘A’ ile ‘B’ mutlaka beraber görülmelidir. Bu yasaların işleyişi belli bir zaman ve mekanla da sınırlı değildir. Eğer A’ nedeni ‘B’ sonucunu veriyorsa; bu, bir milyar yıl önce olduğu gibi şimdi de, bir milyar yıl sonra da geçerlidir.

Düzenci yaklaşımda olguların yasalara karşı önceliğinin savunulmasına zıt bir şekilde zorunlulukçu yaklaşımda, yasaların olgulara karşı ontolojik önceliği savunulur. Doğa yasalarına farklı felsefi yaklaşımlar içinde sadece zorunlulukçu yaklaşımda, doğa yasalarının ihlal edildiği bir mucize anlayışı söz konusu olabilir. O zaman, mucizelerin doğa yasalarının ihlali gibi gösterilmesini -Schleiermacher gibi- teolojik sebeplerle sorunlu görenlerin, ancak doğa yasalarına felsefi yaklaşımlarında zorunlulukçu yaklaşımı benimsiyorlarsa, bu sorunun olduğunu söyleyebiliriz. Kuantum teorisinin, doğa yasaları ihlal edilmeden mucizelerin oluşumunu açıklayıp açıklayamayacağı, zorunlulukçu yaklaşımı benimsemek suretiyle ‘mucizeler’in gerçekleştiğine itiraz edenlere cevap verilmesi açısından önemlidir. Fakat düzenci yaklaşımı benimseyenler için zaten böylesi bir sorun olmayacağı için, kuantum teorisine dayanılarak, mucizelerin doğa yasaları çerçevesinde oluşumunun açıklanmaya çalışılmasının da pek bir önemi kalmamaktadır.
Zorunlulukçu yaklaşıma göre mucizelerin, doğa yasalarının ihlali olarak tarif edilmesini birçok filozof ve teologun dinler açısından sorun olarak görmediğini -hatta bazılarının böylesi bir tarifi arzuladıklarını- tekrar hatırlamak faydalı olacaktır. Örneğin William Lane Craig, doğa yasalarına zorunlulukçu yaklaşımın, mucizelerin ‘fiziksel olarak imkansız’ (physically impossible) olduğunu gösterebileceğini; fakat dinlerin, mucizelerin doğal nedenlerle gerçekleştiğini iddia etmediklerini, doğaüstü bir Gücün mucizeleri gerçekleştirdiğini savunduklarını; bu yüzden herhangi bir sorunun bulunmadığını söyler. Craig, epistemolojik olarak teizmin Tanrısı’nın varlığının mümkün olduğunu kabul edersek, mucizelerin varlığının da otomatik olarak mümkün olduğu-nun ortaya çıkacağını belirtir. Craig, ancak ateizmin doğru-luğu rasyonel bir şekilde temellendirilebilseydi, mucizelerin varlığının imkansız olacağının düşünülebileceğini söyler. Sonuçta Craig, mucizeleri, zorunlulukçu yaklaşımın etkisiyle ‘doğa yasalarının ihlali’ olarak tarif ederek, imkansız gibi göstermeye çalışanların argümanlarının geçersiz olduğunu
savunur.

4- Olasılıkçı (Probabilistic) Yaklaşım:

İstatistiğin temelinin olasılığa dayandığını hatırlarsak, günümüzde birçok bilim dalında olasılıkçı yaklaşımın öneminin ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz.56 Örneğin “Sigara içmek (A) akciğer kanseri olmanın (B) olasılığını arttırır” şeklindeki tıp biliminde geniş kabul gören bir iddia, olasılıkçı yaklaşımla ifade edilmektedir. ‘A’nın olması ‘B’nin olmasının olasılığını -birçok değişik durumda bile- arttırıyorsa; olasılıkçı neden-selliğin (probabilistic causation) olduğu söylenebilir. Zorunlulukçu yaklaşımda ‘B’nin, ‘A’nın zorunlu sonucu olduğu söylenirken; olasılıkçı yaklaşımda ‘C’nin de ‘B’ye sebep olduğu söylenebilir; hatta bu sebeplerin hiçbiri olmadan da ‘B’ oluşabilir. Örneğin hava kirliliğinin (C) de akciğer kanserine (B) sebep olduğu belirtilebilir veya hiç sigara içmeyip, hiç hava kirliliğine maruz kalmamış kişilerin de akciğer kanserine yakalandığı (B) düşünülebilir.

Olasılıkçı nedenselliğin olduğu durumlarda, sonucun hangi nedenle bağlantılı olarak gerçekleştiğini belirlemede zorluk vardır. Örneğin bir ilaç da, temiz hava da, bağışıklık sistemi de akciğer kanserinin iyileşmesinin sebebi olabilir. Carl Hempel bu durumu, ‘açıklamanın belirsizliği problemi’ (problem of explanatory ambiguity) olarak nitelendirir ve Tanrısal etkinliği bu durumla ilişkilendirir: Belirsizlikten dolayı kanseri, ilacın veya temiz havanın veya bağışıklık sisteminin iyileştirdiğini söyleyebileceğimiz gibi Tanrısal etkinliğin iyileştirdiğini de söyleyebiliriz. Hempel’in yaklaşımıyla, sonucun (örnekteki iyileşmenin) Tanrısal etkinlikle gerçekleştiği gösterilmemekte; fakat bahsedilen tipteki sonucun, Tanrısal etkinlikle gerçekleştirildiğinin yanlışlanmasının mümkün olmadığı anlatılmaya çalışılmaktadır.

Fiziğin en temel yasalarının bile olasılıkçı bir yönü olduğu, ilk olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında entropi yasasıyla belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Termodinamiğin ikinci yasası olan entropi o kadar temel bir doğa yasasıdır ki ünlü bilim adamı Arthur Eddington; evren hakkındaki bir teorinin, Maxwell’in formülleriyle, hatta daha önceden yapılmış bazı deneylerle uyumsuz olsa bile doğru olma şansının bulunabileceğini, ama entropi yasasıyla çelişiyorsa hiçbir şansının olmadığını söyler. Ama, gerek akciğer kanseri ile ilgili örneklerde, gerek entropi yasasında determinizmin dışına çıkılmadığına dikkat edilmelidir. Nitekim Einstein’a göre, Newton mekaniğinin en büyük başarısı, entropi yasası ile ilgili olan, moleküllerin davranışlarını açıklayan kinetik teoriye ve mikroskobik yapılardan hareketle makroskobik sistemlerin açıklamasını amaçlayan istatistiksel mekaniğe uygulanabilmesidir. Kısacası akciğer kanseri ile ilgili örneklerde ve entropi yasasında ‘sübjektif olasılık’ mevcuttur; epistemolojik yetersizliklerimizden dolayı olasılık kullanılmaktadır. Polkinghorne’un kaos teorisini yorumlayışında olduğu gibi, epistemolojik belirsizliklerden ontolojik belirsizliklere geçmeyi bir alternatif olarak görenler olabilir. Buna göre determinist yasaların, doğadaki ontolojik determinist durumu tarif ettiğine dair realist yaklaşımlar inkar edilecek ve bu yasalar ontolojik gerçekliğe en iyi durumda bir yakınlaşma olarak kabul edilecektir. Bu tarz bir yaklaşım için, olasılıkçı yasalar ile açığa çıkan, Hempel’in bahsettiği, ‘açıklama ile ilgili epistemik belirsizlik’ bir avantaj kabul edilebilir. Fakat Polkinghorne gibi determinist yasalar sonucunda açığa çıkan epistemik belirsizliklerden ontolojik indeterminizme geçmektense; doğrudan ‘ontolojik olasılığın’ varlığının savunulduğu kuantum teorisiyle, indeterminizmin ontolojik varlığını savunmayı -Clayton, Murphy ve Tracy gibi- daha iyi bir alternatif olarak değerlendirdiğimizi, bir daha belirtmek istiyoruz.

Diğer yandan, olasılıkçı yasaların sadece ve sadece epistemolojik yetersizliklerimizle alakalı olduğunu (indeter-minizmle ilgisinin bulunmadığını) düşünenler için, olasılıkçı yaklaşım ile zorunlulukçu yaklaşım tamamen aynı anlama (ontolojik olarak) sahiptir. ‘Sübjektif olasılıkçı’ yaklaşımlarla beraber Tanrı’nın mucize gerçekleştirdiği iddia edilince, doğa yasalarının ihlal edildiği bir mucize anlayışı savunulmuş olacaktır. Doğa yasalarının ihlal edilmediği bir mucize anlayışını savunanlar için kuantum teorisinin en yaygın yorumu olan Kopenhag yorumunun önemi burada ortaya çıkar. Doğayla ilgili temel yasalarımızdan sadece kuantum teorisinde ‘ontolojik olasılık’ mevcuttur. Bu ise doğada ‘ontolojik boşluklar’ın olduğu ve Tanrı’nın, bu açıklıkları kullanmak suretiyle, doğa yasalarını ihlal etmeden mucizeleri oluşturduğu modellerin savunulabilmesine olanak tanır. Her olasılıkçı yaklaşım, ihlalsiz bir şekilde mucizelerin nasıl oluşmuş olabileceğiyle ilgili modelleri göstermeyi mümkün kılmaz. Bilimsel yasalarımız içinde ‘ontolojik indeterminizm’ (ontolojik olasılıklar) iddiasına sahip tek teori olan kuantum teorisini kullanan olasılıkçı yaklaşım, bu konudaki en iyi seçenek olarak gözükmektedir.

Sonuçta, doğa yasalarına felsefi yaklaşımların farklılığı, mucizelerin, doğa yasaları ihlal edilerek mi, yoksa edilmeden mi oluştuğu sorununda kritik öneme sahiptir. Düzenci yaklaşım ve araçsalcı yaklaşımla, doğa yasaları hakkında güçlü bir ontolojik iddiada bulunulmadığından; bu anlayışlar açısından ‘doğa yasalarının ihlali’ kavramının ciddi bir önemi kalmamaktadır. Doğa yasalarının ihlali kavramı karşımıza özellikle zorunlulukçu yaklaşımda çıkar; bilimsel yasalarımı-zın, doğa yasalarının ontolojik durumunu tarif ettiğine güven, bu yaklaşımın temel özelliğidir. Fakat, modern bilimin en temel yasalarından biri olan kuantum teorisiyle objektif indeterminizm ortaya çıkınca; bilimsel yasaların ontolojik durumu tarif ettiğine güveneceksek, evrene ontolojik olasılıkçı yasaların (indeterminizmin) hakim olduğunu kabul etmemiz gerektiği savunulmaya başlandı. Tanrı’nın belirsizlikleri belirleyerek (olasılıklar arasındaki alternatiflerin içinden tercihler yaparak) mucizeleri gerçekleştirmiş olabileceğini savunan modeller, ‘ontolojik olasılıkçı’ yaklaşımla karşımıza çıkmaktadır. Kısacası, mucizeler, sadece ‘doğa yasalarını objektif determinist yapıda gören zorunlulukçu yaklaşım’a göre doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına gelir. Boyle ve Mersenne ve gibi birçok ünlü düşünür ise böylesi bir mucize anlayışında hiçbir sorun görmemiş, hatta bu yaklaşımın daha tercih edilir olduğunu düşünmüşlerdir. Diğer yandan, Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmediği bir mucize anlayışını savunmayı önemli bulanlar ise düzenci yaklaşım, araçsalcı yaklaşım gibi görüşleri zorunlulukçu yaklaşıma tercih etmek ve de özellikle kuantum teorisinin desteğiyle ‘ontolojik olasılıkçı’ yaklaşımları benimsemek gibi alternatiflere sahiptirler.

ÖNCEKİ YAZI: 4.3. MEKANİK EVREN VE MUCİZELER

SONRAKİ YAZI: 4.5. BAŞTAN MÜDAHALE VE MUCİZELER

default
Post Written by
?>