2.9. BELL TEOREMİ, YEREL OLMAMA VE ASPECT DENEYLERİ

196O’lı yıllarda John Bell’in çalışmalarından önce ‘yerel ve determinist bir gizli değişkenli teori’nin mümkün olup olmadığı ile ilgili sorun içinden çıkılmazmış gibi görünüyordu. Bunla ilgili bir deneysel düzeneği kurmayı da kimse başaramamıştı. Bell, ünlü ‘Bell eşitsizlikleri’ ile ‘determinist ve gizli değişkenli bir teorinin’, hem yerel olmayı barındırıp hem de kuantum teorisiyle uyuşmasının mümkün olmadığını gösterdi. Yerel olmayla kasıt, uzaktan etkinin reddedilmesi, yani madde parçacıkları arasında ‘telepati’ gibi sağduyuya aykırı gözüken bir etkileşimin olmamasıydı. Bell teoremini sınayacak deneyleri gerçekleştirmek gerçekten zordu. Aspect’in 1982 yılındaki girişiminden önce başka deneyler yapıldıysa da hiçbiri Aspect’inkiler kadar başarılı olamadı.”

Aspect deneyleri, Einstein’ın öngörülerinin hatalı olduğunu gösteren ve Bohr’un Einstein’a karşı kuantum teorisini savunmasını destekleyen niteliktedir. EPR’de, ancak yerel nedensellik ihlal edilirse, yani uzaktan etkileme mümkün olursa gerçekleşeceği söylenen durumun; Aspect deneylerinde gerçekleştiği gösterilmiştir. Aspect, deneylerini, fotonların kutuplanma özelliklerini kullanarak gerçekleştirdi. Deneyler için foton çifti salan atomlar kullanıldı. Bu foton çiftleri, birbirlerinden ne kadar ayrılırlarsa ayrılsınlar -kuantum teorisine göre- birinin kutuplanması dikse, diğerininki yatay olmalıdır. Kuantum teorisinin önemli bir özelliğinin, ölçmeyi yapanın ölçüleni etkilemesi olduğunu hatırlayalım. Kutuplanmayı ölçen alet (polarizatör) fotonun kutuplanmasının dik veya yatay olmasını da etkiler. Burada bir sorun yok gibi gözükür, fakat asıl sorun bundan sonra ortaya çıkar; çünkü biz bir yöndeki fotonun dik olduğunu belirlediğimizde uzaktaki foton da ‘anında’ yataya atlar.

Kuantum teorisinin gereği olan ve Einstein’ın imkansız gördüğü olgu tam olarak budur. Eğer fotonu ölçmeyle etkileyip yatay olarak belirlersek, uzaktaki foton ‘anında’ dikeye atlar. Soldaki düzenekte fotonu nasıl belirlersek belirleyelim, sağdaki polarizatörden foton ‘rastgele’ çıkar. Bu yüzden, klasik fizik açısından düşünürsek, sol taraftaki fotonun kutuplanma açısını belirlememizle diğer taraftaki fotonun kutuplanma açısını belirleyemeyiz; fakat klasik fiziğin kavramlarının burada geçersizliği ve kuantum teorisinin öngörülerinin geçerli olduğu anlaşılmıştır.
Aspect deneyleriyle gösterilen bu durumu, eğer yaptığımız ölçme işleminin uzaktaki bir fotonu etkilediğini reddedersek, nasıl açıklayabileceğimizi kimse gösterememiştir. Bilim tarihi boyunca yapılmış -bizim bildiğimiz- hiçbir deneyin sonuçları, sağduyuya bu kadar aykırı bir durumu ortaya çıkarmamıştır. EPR hayali deneylerinde Einstein, Podolsky ve Rosen kuantum teorisinin ‘bu kadar saçma’ bir sonucu gerektirdiğini göstererek, bu teorinin eksikliğini ispatlamaya çalışmışlardı. Oysa Aspect deneyleri, evrendeki fiziksel gerçekliğin kuantum teorisiyle uyuştuğunu ve yerel olan hem klasik, hem de gizli değişkenli teorilerin, atom-altı dünyadaki fenomenleri açıklayamayacağını göstermiştir.

Kuantum teorisine güç veren bu tip deneyler, klasik kavramlarla evrenin realist bir açıklamasının mümkün olmadığını göstermektedir. Bu sonuç bilim felsefesi açısından önemlidir, diğer yandan bilim-din ilişkisi ilgi alanında olan din felsefesi açısından da bilimsel teorilerin, evrenin ontolojik yapısını betimlemede ne kadar başarılı olabildiklerini tespit etmek önemli bir husustur. Aspect deneyleriyle ortaya çıkan tabloyu, realizmi bırakmamız ama yerelliği muhafaza etmemiz gerektiği şeklinde yorumlayanlar olduğu gibi, yerellikten vazgeçip realizmi muhafaza etmemiz gerektiği şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Sonuçta hem yerelliği hem de klasik realizmi aynı anda muhafaza etmemizin hiçbir olanağı kalmamış gibi gözükmektedir. Bu ise bilimsel teorilerimizin evreni açıklamakta yetersiz kaldığını kabul etmemizi gerektirmektedir. Ancak hem realizm hem de yerellik doğruysa, mevcut bilimsel teorilerimizin formel yapısının, ‘kendinde şey’e bizi ulaştırmada tamamen güvenilir bir kılavuz olduğunu söyleyebiliriz. Oysa bu ikisinden en az birinin yanlış olduğu görünmektedir. Bu da Comteçu pozitivizmin ve Dawkinsçi ateizmin takipçileri gibi, bilimin otoritesini ilahlaştırmak suretiyle, bilimin dinin yerini alması gerektiğini söyleyen çatışmacı yaklaşımları savunanların, hoşuna gitmemesi beklenecek bir sonuçtur. Jean Staune, kuantum teorisiyle ortaya çıkan tablonun, bilimin tek başına bizi gerçekliğe ulaştıramayacağını gösterdiğini söyler. Staune, bu teorinin, materyalizmin reddedilmesini gerektirdiğini ve Tanrı’nın anlaşılması için kapı açtığını savunur.

Kuantum teorisinden hareketle, her türlü değerler sistemi gibi bilimin verilerinin de izafi olduğunu savunan post-modernist bir yaklaşıma geçilmesinin de doğru olmadığını düşünüyoruz; bu yüzden, bilime mutlak otorite veren ile bilimsel bilgiyi tamamen izafi kabul edip tümden değersizleştiren yaklaşımlar arasında bir orta yol bulma çabası olan ‘kritikçi realist’ yaklaşımı benimsiyoruz. Bilimci dünya anlayışındaki eksikleri görüp, bilimsel verilerin bize sağladığı uyduları, köprüleri, televizyonları, arabaları ve bilgisayarları görmezden gelemeyiz. Bilimin bu başarıları, ‘kısmen’ de olsa bilimsel teorilerimizin ontolojik gerçekliği aktardığını -bizce- göstermektedir. Evren hakkındaki gerçeklikle alakasız bilgilerin, evrendeki hammaddeyi bu kadar maharetle dönüştürdüğünü söylemek insafsızlık olacaktır. Bilimi hem ilahlaştırmayan hem de yok saymayan yaklaşımların bilim-din ilişkisinin sağlıklı kurulmasında daha faydalı olacağı inancındayız. Din için bilimin ilahlaştırılması bir tehlikedir; diğer yandan bilimin zayıflatılması, aklın da zayıflatılması anlamını taşıyacaktır ve -eğer tamamen fideist bir din anlayışı benimsenmiyorsa- bunun da arzu edilen yaklaşım olmaması gerektiği kanaatindeyiz. Teist dinlerin birçok inananı, evreni objektif şekilde değerlendiren aklın, Tanrı’nın varlığı, kudreti ve sanatı için işaretler/deliller (Kurani ifadeyle ayetler) bulacağı iddiasındadır.104 Bu ise aklın tamamen güçsüzleştirilmemesini; dolayısıyla aklın sofistike bir ürünü olan bilimin de çok fazla küçümsenmemesini gerektirir.

Kuantum teorisiyle ilgili deneyler ve bu teorinin matematiksel yapısı, indirgemeci fizikalizmin, evrenin ontolojisiyle çelişkili bir yaklaşım olduğunu ve evrende parçaların ilişki içinde olduğu ‘ilişkili bütünselliğin’ (relational holism) ontolojik bir gerçeklik olarak bulunduğunu göstermektedir. Aspect deneyleri, bilimsel dünya görüşümüzde eksiklikler olduğunu göstermesinin yanında, bütünü parçalara indirgeyen epistemolojik yaklaşımın düzeltilmesini gerektirdiği için de önemlidir. EPR hayali deneylerini gerçek deney olarak gerçekleştiren Aspect ve arkadaşları; bütünün, parçaların toplamından fazla bir şey olduğunu, bütünü parçalara indirgeyip anlayamayacağımızı, parçaların birbir-lerinden ayrıldıklarında, uzak mesafelerde bile bütünsel özellikler gösterebildiklerini deneyleriyle doğrulamışlardır. Daha önce değindiğimiz ‘Pauli Dışarlama İlkesi’ ile böylece aynı sonuçta birleşilmiştir. Bilimsel verilerle bütünselliği destekleyen bu sonuçlar, evrenin tek Tanrı’nın ürünü olduğunu savunan ve bu yüzden aynı Tanrı’nın eseri olma noktasında tüm evrene metafizik kabullerinden dolayı bütüncül bakan teist dinlerle uyumludur. Diğer yandan, evrendeki bütünsel yapının, Uzakdoğu dinleri ile kuantum teorisi arasındaki uyumu gösterdiğini söyleyenler de olmuştur. Sonuçta, ortaya çıkan bütünsel tablo, materyalist indirgemeci yaklaşımlar açısından, evrende olmaması gerekli bir olgu olsa da, evrende bütünselliği metafizik bir kabul ve inanç olarak benimseyen dinlerin öğretileriyle uyumludur.

Bütünün parçalarıyla açıklanamadığı ve bütünün parçalarından daha fazlasını ifade ettiği görüşü, günümüzde, ‘zuhur etme’ (emergence) başlığı altında tartışılmaktadır. Bu konunun din felsefesi, bilim felsefesi ve zihin felsefesi gibi felsefe dalları açısından oldukça önemli olduğu görülmektedir. Örneğin zihinsel özelliklerin, materyalist indirgemeci yaklaşımlarla (eleyici materyalizmle) açıklanamayacağı görüşüyle beraber ‘zuhur etme’ yaklaşımını savunanlar bulunmaktadır. Aspect deneylerinin ortaya çıkardığı bütünsellik, makro seviyedeki ‘zuhur etme’ yaklaşımları için mikro-dünyadan destek sağlamıştır. Materyalist indirgemeci yaklaşımı savunanlar; insan zihnini beyne, beyni hücrelere, hücreleri kimyasal yapılara, kimyasal yapıları atomlara, atomları da proton gibi bileşenlerine indirgeyerek zihni açıklamayı umuyorlardı. Oysa bu teşebbüsün en alt basamaklarında atomun; hem elektron, proton gibi bileşenleriyle, hem de aynı yerde etkileşen parçalarla açıklanamadığı anlaşıldı. Atomun parçalarından fazlası olması ve atomdan ayrıldıklarında bu parçaların kilometrelerce uzaklıktan birbirlerini etkilemelerinin devam etmesi gibi olgular, bütünün kendine has yasaları olduğunu ifade eden ‘zuhur etme’ yaklaşımını savunanların beklediğinden de üst seviyede bir bütünselliği açığa çıkarmıştır. Bu durum, evrenle ilgili bütünsel bir varlık anlayışının (ontolojinin) ve bütünün bilgisini parçalardan çıkarsamayan bir bilgi anlayışının (epistemolojinin) oluşturulmasını gerektirir. Ontolojimiz ve epistemolojimizdeki bu düzenlemeler ise din felsefesi, bilim felsefesi, fizik felsefesi, varoluşçu felsefe ve zihin felsefesi gibi birçok felsefe dalı açısından önemli olacaktır.

ÖNCEKİ YAZI: 2.8. BÜTÜNSELLİK VE EPR

SONRAKİ YAZI: 3. BÖLÜM TANITIMI

default
Post Written by
?>