1.2. ARISTOTELES FİZİĞİ VE KOPERNİK, KEPLER, GALILEO İLE DEĞİŞİM

Newton’dan önceki binlerce yıllık sürede, fizik alanında en büyük etkisi olan kişi Aristoteles olmuştur. Ona göre hareket, her şeyin kendi doğal alanına yönelme eğilimiyle açıklanır; bu yüzden ateş yukarı doğru hareket eder ve cisimler düşer.O, değişimi, varlıklarda var olan potansiyelin gerçekleşmesi ile açıklar. Aristoteles’e göre ‘gayesel neden’i bilmek bilimin işidir, nedensellik gayeye göre açıklanır: Tohum ağaç olmak için gelişir, yağmur bitkiler büyüsün diye yağar. Aristoteles’in felsefe ve fizik anlayışı İslam dünyasında İslam teolojisiyle, Hıristiyan dünyada ise Hıristiyan teolojisiyle kaynaştı. Özellikle Hıristiyan dünyada Kilise’nin, bu felsefe ve fiziğin birçok yaklaşımını resmi görüş olarak ilan etmesi (bunda Thomas Aquinas’ın çalışmalarının önemli bir yeri vardır) Aristotelesçi birçok görüşü Hıristiyan teolojisinin bir bölümüne çevirdi.

Ortaçağda, Aristoteles-Ptolemy (İslam dünyasında Batlamyus olarak da bilinir) sistemi, kozmolojik görüş olarak genel kabul gördü. Buna göre, Dünya’nın merkezde olduğu bir sistemde gezegenler, Güneş ve Ay dairesel hareketlerle Dünya’nın etrafında dönmekteydiler. Ortaçağ’a egemen olan fizik anlayışı; modern fiziğin deney, gözlem ve hesaplamaya önem veren yöntemleri, bilimsel birikimin artması ve teleskop gibi yeni gözlem araçlarının icadı ile değişti. Hareket kanunları baştan düzenlendi, gayesel nedenler bilimin odak noktası olmaktan çıkarıldı ve Aristoteles-Ptolemy sistemi Güneş merkezli sistemle yer değiştirdi. Fakat, bu fizik anlayışındaki Galileocu, Newtoncu ve Einstein’cı anlayışla paralel olan epistemolojik yaklaşımı tespit etmekte fayda vardır; çünkü bu yaklaşım, Kant gibi felsefecilerce felsefe alanında daha önce sorgulanmış olsa da bilim alanında, ciddi bir şekilde, ilk olarak kuantum teorisiyle sorgulanmıştır. Bahsedilen tüm bu yaklaşımların ‘realist’ olması, ortak epistemolojik özelliktir. Bu anlayışa göre insan zihni, dış dünyayı anlayacak kabiliyete sahiptir; bu yüzden fiziksel teorilerden, bu teorilerden bağımsız olan dünyadaki gerçekliği olduğu gibi tarif etmesini bekleyebiliriz.

Aslında Eski Yunan’da ve İslam dünyasında, Aristoteles-Ptolemy’nin Dünya merkezli sistemine karşı Güneş merkezli sistemin, olguları açıklamakta daha başarılı olabileceği ileri sürülmüştü. Fakat deneysel ve gözlemsel verilerin yetersiz ve bilimsel çalışmalarda deney ve gözlemlerin otoritesinin felsefi yaklaşımların altında olduğu bir devirde, Aristoteles felsefesinden güç alan ve olguları kısmen de olsa açıklayan Aristoteles-Ptolemy sistemi, otoritesini devam ettirebildi. Kopernik, 1514 yılında yazdığı ve yaşamının sonlarına doğru yayımlanan kitabında, Güneş merkezli sistemi, bu sistemle gök cisimlerinin hareketlerini daha iyi anlayacağımızı söyleyerek savundu. Güneş merkezli sisteme geçişte, Koper-nik’in kitabı bir dönüm noktası oldu. Kepler ise Tycho Brahe’nin gözlemlerinden de faydalanarak Kopernik’in modelinde düzeltmeler yaptı ve Güneş sisteminin matematiksel açıklamasını başarılı bir şekilde sundu. Kepler, Tanrı’nın lütfu sonucunda insanın, anlayabileceği yegane evren olan matematiksel bir evrende yaratıldığını söyledi. Kepler’in matematiği ve gözlemsel verileri kullanarak elde ettiği başarı, modern bilimin metodolojisinin başarısı olarak kabul edilir. Bu metodolojinin Batı dünyasına taşınmasında, İslam düşünürlerinden önemli etkiler almış Roger Bacon gibi düşünürlerin payı büyüktür. O, etkisinde olduğu İslam düşünürlerine benzer şekilde, bu dünyadaki şeyleri bilirsek, dini daha iyi anlayacağımızı ve matematik ile gözlemin daha dindar olmanın araçları olduğunu savundu.20 Kepler de benzer anlayışı dile getirdi ve Kilise’nin tüm karşıt tavırlarına rağmen, Güneş merkezli sisteme inanmanın, dinsel inanca aykırı olduğunu hiç düşünmedi.

Kopernik ve Kepler gibi Galileo da Güneş merkezli sistemi, kendi dindarlığıyla hiç çelişkili görmedi. Ama Galileo’nun dindarlığı engizisyonda yargılanmasını engellemedi. O, Aristoteles fiziğinin Kilise tarafından dinselleş-tirilmesini eleştirdi ve Aristoteles’in otoritesini, onu, hareket üzerine görüşleri gibi birçok hususta eleştirerek sarstı. Tanrı’nın gayelerini bilemeyeceğimizi söyleyerek, ‘gayesel neden’in bilimin konusu olmasını eleştirdi ve bilimin ‘fail neden’in araştırılmasına yönelmesi gerektiğini savundu. Kepler ve Galileo’nun matematikle, gözlem ve deneyi birleştiren metotlarının ‘bilimsel devrim’de etkisi büyüktür. 20. yüzyıl fiziği de bu metodolojinin ürünüdür, yani bu kitabın odak noktası olan kuantum teorisi de bu metodolojinin meyvesidir.

Galileo’ya göre değişim, potansiyelin gerçekleşmesi olarak değil; maddenin, uzay ve zamandaki, kütle ve hız olarak tarifiyle açıklanmalıydı. Bu yaklaşım, Demokritos’un, değişimi, atomların birleşmesi ve ayrılması ile tarifine benziyordu; nitekim Galileo Aristotelesçiliği eleştirirken Demokritos’tan olumlu bir şekilde söz etmiştir. Fakat Galileo’nun da atom seviyesindeki dünya hakkında bilimsel bir teori üretmesine olanak yoktu; atom seviyesi onun döneminde de ancak felsefi spekülasyonun konusu olabilirdi. Galileo, gözlenen objelerin, ‘kütle ve hızın matematiksel ifadesi’ ile tarif edilmesi gibi, maddenin en küçük parçacıklarının da aynı şekilde tarif edilebileceğini zannediyordu. Oysa sağduyuya uygun bu beklentiyle, kuantum teorisinin ortaya konmasıyla karşılaşılan tablonun uyumlu olmadığını ilerleyen sayfalarda göreceğiz.

Kopernik-Kepler-Galileo süreciyle kozmolojide önemli değişiklikler oldu. Aristoteles’in ve Kilise’nin bilim üzerindeki otoritesi bu süreçle sarsıldı. 16. yüzyıldaki Protestan hareketinin sonucunda Kilise’nin gücünü yitirmesiyle bu gelişmeler birleşince, Kilise’nin kontrol ettiği paradigma etkinliğini yitirdi. Kilise’nin önemli ölçüde üzerlerinde kontrolünün bulunduğu bilim, felsefe ve siyaset gibi alanların otonomilerini kazanmasında bu gelişmelerin önemli bir payı vardır. Bu süreçte, Hıristiyan dünyada, teolojik alandaki görüşler de daha çok çeşitlendi. Bu gelişmeleri, kuantum teorisinin dinle ilişkisini değerlendirirken göz önünde bulundurmak önemlidir. Çünkü bu teori, Hıristiyan kültürünün içinde doğmuştur ve bu teori üzerine yapılan bilimsel, felsefi ve teolojik tartışmaların en büyük kısmı da Hıristiyan dünya içinde gerçekleşmiştir.

Sonuçta, Kopernik-Kepler-Galileo süreci ile hem kozmolojide, hem de siyaset, bilim, din gibi birçok alanı kontrol eden Kilise’nin otoritesinin sarsılmasıyla bilim-din ilişkisi alanında önemli değişimler yaşandı. Aristoteles’in fiziğinin sorgulanabileceği öğrenildi; bilimsel bilgi için yeni deneylerin, gözlemlerin yapılmasına ve bunların gerçekleşti-rilmesini sağlayacak araçların icat edilmesine çalışıldı.

Matematiğin bilimsel teoriler oluşturmadaki rolü anlaşıldı. Ortaçağ’daki fizik anlayışından hem metodoloji, hem fizikteki yeni görüşler açısından önemli ölçüde farklılaşıldı; diğer yandan Kopernik-Kepler-Galileo çizgisi de ‘realist’ bir bilim anlayışına sahip olma noktasında Ortaçağ ile benzeşiyordu. Galileo, matematikleştirilebilen kütle ve hızı ‘birincil nitelikler’ olarak gördü; renk ve tat gibi sübjektif olduğunu düşündüğü algıları ise ‘ikincil nitelikler’ olarak niteledi.25 ‘Realist’ bir anlayışla, matematiksel formüllerin, dış dünyadaki kütle ve hız gibi nitelikleri, gerçekte olduğu gibi tarif ettiğini düşündü. Kepler ve Galileo matematiksel formüllerinin ontolojik gerçekliği ifade ettiklerinden emindiler. Matematiği, Tanrı’nın evreni yazdığı dil olarak görüyorlardı; bu felsefi-teolojik görüşleri, matematiksel formülleriyle varlık arasında olduğunu düşündükleri uyumun nasıl olup da gerçekleştiğini açıklıyordu.



ÖNCEKİ YAZI: 1.1. MİKRO SEVİYEYE DAİR İLK GÖRÜŞLER: ATOMCULUK
SONRAKİ YAZI: 1.3. NEWTON FİZİĞİNİN HAKİMİYETİ

default
Post Written by admin